Cemil Biçer yazdı: MEMİDİK

 

Görev yeri, Siirt, Pervari ilçesi Çumaşlı köyü. Görev yazımı veren görevli gözlerini benden kaçırarak “Allah kolaylık versin hocam ” dedi sesindeki alayla karışık acımayı yeni göreve başlayan öğretmenin heyecanı ve sevinciyle anlayamamıştım.

Bugün anıların (tozpembe diyemeyeceğim maalesef) sisli şafağında dolaşırken o günleri tekrar yaşıyor gibiyim, sıcak odamda lapa lapa kar yağışını seyrederken bile tüylerim diken diken oluyor hala.

Görev yapacağım köyüme Pervari’den yanıma verilen kılavuzla birlikte altı saatte sarp yollardan yürüyerek vardık. Dağların görkemli yükselişi, yalçın kayalıklarda kartal çığlıklarını izlemenin zevki biraz da gençlik olsa gerek yorgunluğu hiç hissetmedim.

Kılavuzum beni köyün muhtarıyla tanıştırıp sanki bir daha hiç görüşmeyecekmişiz gibi sımsıkı sarılarak kucakladı, uzun uzun gözlerime baktı “Sen yiğit adamsın hoca ” diyerek sessizce uzaklaştı.

Çumaşlı yirmi beş, otuz haneli hayvancılıkla geçinen yoksul bir Kürt köyü, Türkçe bilen sadece askerliğini yapmış olanlar ve yaşı on yedi, on sekizi bulan erkekler onlarda ilkbahar gelince ya Adana’ya, ya İstanbul’a göçerlermiş. mevsimlik işçi olarak.

Yoksulluk diz boyu “”Ya sen ” dedim muhtara “Sende gençsin niye buradasın ” ocakta yanan tezekleri karıştırırken sigarasından derin bir nefes çekti, gözlerini ateşin korlarına sabitleştirerek “Anam Pervari Kürt beylerinden birinin kızıymış hocam saçları saman sarısı gözleri kartal bakışlı bir Kürt güzeli, gönlü babama düşmüş, babam dedemin azaplarından, umarsız bir sevda anlayacağın.

Kaçı vermişler bir gece, ve babam uzun kaçışlardan çileli günlerin sonrasında kuş uçmaz kervan geçmez bu köye sığınmış, anam o gün bu gün köyün dışına adımını atmamış.

“Babam mı? Pervari ye inmiş bir gün anam bana gebeymiş ve bir daha gelmemiş anam hala babamı bekler, oysa dedemin adamları Pazar yerinde kurşunlamışlar babamı anam bunu bilmez hala. Askere gidip geldim yüreğimde gurbet kıvılcımları çakmakta ama anam “sütüm haram gidersen oğul baban dönmeden gidersen ahlarıma gelesen” der. “anamı koyup gidemedim köyde Devlete gidecek, devletle bir işimizde olmaz biri gerekliydi muhtar ol dediler hikayatımız böyle başını ağrıttım hocam yorgunsun yatalım istersen” dedi.

Yün yatağıma uzanır uzanmaz uyumuşum, sabah taze süt yufka ekmeği çeşit çeşit Kürt peynirlerinden oluşan kahvaltımızı yapıp muhtarla birlikte okula doğru yola koyulduk.

Okul köydeki tek taş bina tek derslikli, küçük bir lojmanı var, muhtar okulun ve lojmanın temizliğini yaptırmış bir sedir, yatak, yorgan ve masadan oluşan eşyaları yerleştirmiş.

Köyün tarihinden bu yana ilk devlet hizmeti bu okul. Ben göreve başlamanın anlatılmaz heyecanı, yurdumun çocuklarına bir şeyler öğretmenin hazzı içindeyim, muhtar terk edemediği köyünde hizmet vermenin onurunu yaşıyordu.

Muhtarla birlikte hane hane dolaşıp okuma yaşına giren çocukları kayıt etmeye başladık. Tüm köyde muhtar ve bir kaç yaşlı köylünün dışında Türkçe bilen kimse yoktu, muhtar bana tercümanlık yapıyordu. Aman tanrım! Ne korkunç kendi ülkemde yabancılaştığımı hissettim. İşim düşündüğümden zor olacaktı….

Bu gün eğitim öğretim yılının ilk günü üçü kız on yedi öğrencim var, muhtara rağmen sekiz kız çocuğunu okula alamamıştım. İlk günler sağırlar diyaloğunu oynuyoruz ne ben derdimi anlatabiliyorum ne çocuklarım bana ulaşabiliyor, el kol hareketleriyle anlaşmaya çalışıyoruz. Akşam olduğunda kendimi ölü gibi yatağa atıyorum, yaşantımda hiç bu kadar yorulduğumu hatırlamıyorum.

İlk haftaları sesleri ve harfleri tanımakla geçirdik, bu arada muhtarla konuşup Türkçe bilen yaşlıların evde çocuklarla Türkçe konuşmaları konusunda anlaştık.

Çocuklarım azimli ve zekiydiler kısa sürede Türkçe’yi kavramışlar bende Kürtçe’mi ilerleterek anlaşır hale gelmiştik. En çok Atatürk ve Kurtuluş savaşı konuları ilgilerini çekiyordu, hele Kara yılan ve Sütçü İmam’ın Kurtuluş savaşındaki kahramanlıklarını müthiş bir sessizlik ve ilgiyle dinliyorlardı.

Şubat tatiline doğru birbirimizle iyiden iyiye anlaşır hale gelmiştik, iki metreye ulaşan kara rağmen devamsız öğrencim hiç yoktu, karlar içinde açtığımız koridorlarda okula geliyorlar çantalarıyla getirdikleri tezekleri yaktığımız sobanın başında gün boyu çalışıp söyleşiyorduk.

Her geçen gün şevkim artıyor umutlanıyordum, bu çocukları öyle bir yetiştireceğim ki her biri bu dağ başından fışkırıp Dünya’yı kucaklayacaklar kimi öğretmen, kimi doktor olup yurtlarına bölgelerine yararlı insan olacaklar. Bir bahçıvanın tohumlarını toprağa dikerken hasadın zevkine varması gibi çocuklarımın geleceğine ilişkin düşler kurardım uzun kış gecelerinde.

Memidik öğrencilerimin içinde en zeki olanı Türkçe’yi tamamen kavradı bazı konularda öğrencilerimle aramda çevirmenlik bile yapıyor. Memidik’in yaşı diğerlerinden büyük on üç yaşında babası komşu ülkeye kaçağa giderken mayına basarak ölmüş.

Bu çocukların çoğunun kimliği bile yok. Devletin kayıtlarında yok görünüyorlar.

Yıl sonunda tüm çocuklarım okuma yazmayı öğrendiler. Yaylaya göçmeden önce halaylı türkülü bir veda gecesi yaparak okulu kapattık. Yazın yaylada kendi aralarında Türkçe konuşmalarını öğütleyerek hepsine değişik kitaplar ve dergiler armağan ettim.

Böylece aradan 5 yıl geçti. Kendimi artık Çumaşlı’lı sayıyordum. Köyden biri olmuştum. İnsanlar beni sevmişlerdi. İstediğim eve istediğim gibi girip çıkıyordum. Yaşlılarla Kürtçe konuşuyordum. Kürtçedeki acemiliğim onları güldürüyordu. Köy neneleri arasında adım “Bizim Oğlan”a çıkmıştı.

Memidik büyümüş, bıyıkları terlemeye başlamıştı. Diplomasını elimle doldurup vermiştim. Şimdi arkadaştık onunla. Bana sevdalarını anlatıyor, uzun kış gecelerinde dama oynayıp güzel, yanık sesiyle söylediği hoyratlarla hüzünleniyorduk. Bazı geceler benimle lojmanda yatıyor, bazen ben onlarda kalıyordum.

Bölgede yeni yeşermeye başlayan bölücü terör örgütü faaliyetleri gittikçe yaygınlaşıyordu. İlçeye her gittiğimde yetkililerin teröristlere karşı dikkatli olmam uyarılarıyla karşılaşıyordum. Ama hiç umursamıyordum. Ben Çumaşlılı idim, onlardan biriydim ve seviyordum onları. Teröristler köyüme gelse bile, kendi insanlarına okuma yazma, yurt ve ulus sevgisi öğrettiğim için sanırım teşekkür ederlerdi bana.

Oysa kazın ayağı hiç de öyle değilmiş! Bir gece teröristlerden bir gurup köye gelmiş, köy halkını silah zoruyla köy meydanında toplamışlar, onlara, verdikleri mücadelenin nedenlerini anlatıp Türkiye’nin kendilerim sömürdüğünü ama karşılığında hiç bir hizmette bulunmadığından bahsetmişler. Çocukları okula göndermemelerini, okulda onların Kürt kimliklerinin unutturulduğunu, zorla asimile ettikikleri gibi bir sürü zırvadan sonra zavallı köylünün uzun kış geceleri için biriktirdiği erzakların büyük bir bölümüne Halk adına(!) el koyarak uzaklaşırken “Öğretmene söyleyin, bir daha ki gelişte burada olmasın, yoksa halk mahkemesinde yargılarız” diyerek tehdit savurmuşlar.

Olanları, ertesi gün çocuklarımın büyük çoğunluğunun okula gelmeyişi üzerine evlerine gittiğimde anlattılar. Başımdan aşağıya sıcak sular boşalmıştı. Umutlarım kararmıştı. Ülkeyi gün ve gün sarmakta olan kanlı terör, bu dağ başında bulmuştu beni. Ama ne olursa olsun çocuklarıma ait umutlarımı gerçekleştirecektim.

Memidik, bir haftadan beri görünmüyor. Evlerine uğradım, anası Medine Ana’ya sordum. “Memidik nerde aney?” Medine Ana yorgun gözleri ağlamaktan kan çanağı, başını yerden kaldırmadan “Memidik eşkiya oldu oğil” diye hıçkırmaya başladı.

Şaşırmıştım. Medine Ana’yı kucakladım, “Aney ne dersin sen, nerede Memidik?” Medine Ana yere çömelerek anlatmaya başladı.

Bazı geceler Memidik’in arkadaşları gelir, sabahlara değin gizli gizli konuşurlarmış, Medine Ana bir sabah Memidik’i yatağında göremeyince koşarak babasının silahına bakmaya gitmiş. Silah yok! Anlamış ki Memidik örgüte katıldı.

Tanrım! Memiş gibi bir can arkadaşımı yitirdiğime mi yanayım, 5 yıl emek verip eğittiğim, yurt ve ulus sevgisi verdiğimi sandığını, ama başaramadığıma mı yanayım? Umutsuzluk içinde okula döndüm.

Akşam muhtar ziyaretime geldi. Halinde bana bir şeyler anlatmak istediği ama nereden başlayacağını bilmeyen bir hava vardı. “Hayrola muhtar, sıkıntılısın” dedim. “Sorma hoca, Allah belâsını versin. Kardeşi kardeşe düşürdüler. Nasıl yaparız bilemem.” Anladım ki muhtar bir şeyler anlatmak istiyor. “Çekinme gardaş, ben sizden biriyim artık. Size gelen tüm dertler bana gele.” Muhtar, titreyen elleriyle sigarasından derin bir nefes çekti. “Bir hafta içinde köyü terk etmen gerekiyor hoca, örgütün emri.” İçimdeki ürpertiyi gizlemeye çalışarak: “Seni tebliğ memuru mu yaptılar muhtar can?” Başını yerden kaldırmadan “Yok be hoca. Ben Türkiyeliyim. Bu vatana canım feda. Neyleyeyim. Geçen gece köy meydanında seni infaz edeceklerdi, yalvar yakar bir hafta izin aldık. Gözünü seveyim git hoca. Biz şimdiye kadar cahildik, bundan sonra da cahil kalalım. Sana kurban hocam. Bunlar zalimdir, sana bir şey ederlerse kahroluruz.”

İçimde birden bir öfke kabardı. Ben bu kahrolası dağın başında yıllarımı vereyim, ülkemin çocuklarım karanlıktan kurtarayım diye gençliğimin en güzel yıllarını harcayayım; arkadaşlarım plajlarda, diskolarda hayatın zevkini çıkartırken ben üç kuruş aylığımla aldığım kalemleri, kitapları çocuklarıma dağıtayım, üç-beş çapulcu gelsin idam fermanımı ilan etsinler. “Hayır muhtar hayır!. Bu iş bu kadar ucuz değil. Geleceklerse görecekleri de var. Tek bir çocuğum kalsa bile eğitime devam edeceğim.” Muhtar tüm yalvarmalarına rağmen ikna edememişti beni.

Artık her gece, asılmayı bekleyen idam mahkumları gibi kâbus dolu gecelerim başlamıştı. Öğrencilerim birer ikişer okulu bırakmışlar, kendi evim gibi girip çıktığım kapılar artık açılmaz olmuştu. Kendimi, terkedilmiş öksüz çocuklar gibi hissediyor, üşüyordum. Ruhumun derinliklerine kadar üşüyordum. Ama gitmeyecektim. Öldürülsem de zaferin sevincini tattırmayacaktım onlara.

Bir gece dışarıdaki gürültülerle yatağımdan fırladım, yüreğim yavru serçe gibi çırpıyordu celladım gelmişti. Kapım kırılırcasına çalındı “Hoca aç kapıyı ” “Kim o ” diye fısıldadım korku ile, “Pe Ke Ke infaz timi ” Aman tanrım! Bu ses bu genizden gelen yanık ses Memidik’di bu.

Ölüm şimdi kırdın kanadımı kolumu, en can arkadaşım, diplomasını elimle doldurduğum öğrencim mi olacaktı celladım, bütün cesaretimi toplayıp kapının sürgüsünü açtım, dönüp başımı kollarıma alıp masama kapandım, ölüm anımı görmek istemiyordum, geçen her saniye saatler kadar uzun geliyordu, şimdi alnıma dayanan soğuk kaleşinkof namlusu patlayacak ve… yaşamım bir başka boyuta gidecek..ÖLÜM diyorlar buna.

Artık saniyeler kalmıştı ölümüme, hayatım bir filim şeridi gibi gözümün önünden geçmeye başladı, her saniye bir asır kadar uzun geliyordu. Tanrım bitsin artık bu bekleyiş.

Memidik yanık içli sesiyle her söyleyişinde beni ağlatan türkümüzü söylemeye başlamıştı ;

Tarlalarda biter kamış,
Uzar gider karış karış,
Şu Yemen de can verenin
Biri Memet, biri Memiş.

Gözlerini kapamış ölümü bekliyordum aradan ne kadar zaman geçti bilmiyorum, gözlerimi açtığımda karşımda Memidiği gördüm hıçkıra hıçkıra ağlıyordu tüfeğini fırlatıp ayaklarıma sarıldı, “Hocam ne olur! Kurbanın olayım git, yarın burada olma, bizi beni seviyorsan git sana ihtiyacımız var git hocam” dedi tüfeğini yerden alarak boşluğa doğru dört, beş el ateş etti ben olduğum yerde taş kesilmiştim.

Dışardan “Tamam kirve infaz yerine getirilmiştir” diyen Memidik’in sesini duydum, anladım ki Memidik beni öldürmüş rolü yapıyordu.

Oysa sevgili Memidik sen beni o akşam gerçekten öldürdün içimdeki genç idealist öğretmeni kurşuna dizdin, boşluğa sıktığın her mermi kalbimde onulmaz yaralar açtı.

Çumaşlı Pınarlarından kanım akıyor Memidik. Kalbimi bıraktım orada.

gunlukbakis

gunlukbakis

2017 Temmuzunun ikinci yarısında başladığımız yayın hayatımızda, giderek yükselen bir grafik çizme hedefindeyiz....

Ziyaretçilerimiz, yaptığı yorumlardan kendileri sorumludurlar.

%d blogcu bunu beğendi: