Künye…

Künye

Söylesene
Karanlığın neresinde duruyor sesin
Hangi susuz ağacın
Yapraksız dalında sallanıyor gülüşün
Ben yine gece gece
Dalının meyvesini düşlerken
Alınların yazısını yazan kalemin
En mürekkepsiz zamanına
Biz denk gelmişiz
Ondandır bu silikliğimiz
Bu yüzden işte
Böyle kısa kaldı hikayemiz

Acaba şimdi ne yapıyor ellerin
Kaçıncı tütünü basıyor kül tablasına
Hangi bardağı yudumluyor
Ya da kimin elimde şimdi
Avucumdaki gül yaprağı gibi
Ürkek ellerin
Peki dudakların
En yaralı zamanlarında ağzımın
Bir pamuk edasında dokunan
Yüreğimin saniyelik duruşlarına sebep dudakların
Ben onlara onlar birbirine hasretken
Kime dokunuyor, kime konuşuyor kim bilir
Çıkmazlarıma sığınak dudakların
Ah o tenin
Gecenin geceme en güzel sunusu
Yalnızlığımın bembeyaz buğusu
Ya tek başınalıktan şaşkın
Ya da aykırı bir tende suskun şimdi
Göğsümde izi saklı ipek tenin
Tarafı kayıp bir çatışma bu
Ki ne yana dönsem yokluk
Tepeme gözler yağıyor
Sözler saplanıyor yüreğime
Öyle ki bu kıyametin ortasında
Cephesiz kalmış bir askerim
O tarafa gitsem
Pişmanlık yüklü adsız bir ölüm
Bu tarafa gitsem
Upuzun bir esaret
Bilir misin iki çeşit künye vardır
Biri bende biri sende
Bu sevda da ikimizin künyesiymiş
İki türlü kullanılan
Unuttun giderken
Birini dişlerimin arasına çakmayı
Belki künyede unutmuştur artık
Bana uzanmayı unutan elini taşıyan
Bileğinde durmayı

Yusuf Barış Bakırcı

Ziyaretçilerimiz, yaptığı yorumlardan kendileri sorumludurlar.

%d blogcu bunu beğendi: