Mahmut Alınak yazdı: BU ÇARMIH KAÇINILMAZ DEĞİLDİ

 

         

            24 yıl önce bugün, takvimler 2 Mart 1994’ ü gösteriyordu.

            Biz güya milletvekiliydik; pembe hayaller arasında kendimizi öyle sanıyorduk.

Meğer bir yalanla avunuyormuşuz, Ankara Ulucanlar Cezaevi’ ne kapatılınca gerçeğe uyandık.

İlahlar kurban istiyordu. Altı Kürt milletvekili devlet zirvesinin aldığı karara göre tutuklanıp Ankara Ulucanlar Cezaevi’ne kapatılacaktı.

         O gün Meclis’te sözde dokunulmazlık görüşmeleri yapılacaktı. Oysa bu bir formaliteydi, devlet zirvesinin verdiği karara hukuki bir kılıf uydurulacaktı.
Komisyon Başkanı Coşkun Kırca, milletvekili A’ya devlet adına cevap vermek üzere çıktığı kürsüde, Kürt milletvekillerinin oturdukları sıralara yelesi kabarmış bir aslan kibriyle bakarak şöyle kükrüyordu: “Ya Türk olursunuz, ya da susarsınız. Kürt’seniz sadece susma hakkınız var. Ancak susarsanız devletin sabrından istifade edebilirsiniz.”

         O günlerde devletin direksiyonunda Başbakan Tansu Çiller, Emniyet Genel Müdürü Mehmet Ağar ve Genelkurmay Başkanı Doğan Güreş oturuyordu. Onlar da tıpkı Kenan Evren ve Tayyip Erdoğan gibi siyaset defterini kanla yazıyorlardı. Meclis bir noterdi, iradesi yoktu; ona devlet zirvesinin aldığı kararı onaylamak düşerdi. Zaten her meselede asli görevi buydu, halka değil düzene hizmet ediyordu.

         Dokunulmazlığı kaldırılacak milletvekillerinden A, kürsüde konuşma yaparken yay gibi gergindi, titreyen sesinde zehir gibi bir acılık, bir çaresizlik okunuyordu; içinde kopan fırtınayı susturmaya, heyecanını belli etmemeye çalışıyordu. Büyük hayallerle geldiği mecliste uğradığı şaşkınlığı ve hayal kırıklığını söze döküyordu. Ümitleri tarumar olmuştu. O da diğer Kürt milletvekilleri gibi tarihi bilmemenin veya bilip de ders çıkarmamanın bedelini ödüyordu. Konuşmasında kendilerine tarihte istilacı beyazların siyahlara yaptığı zulmün benzeri bir zulüm yapıldığını haykırıyordu.

         “Biz bu Meclis’in zencileriydik, “derken, meclisin yüksek duvarları kamçılanmış gibi zangırdıyordu. Dillerden düşürülmeyen demokrasi bir yalandı, halk iradesinin tecelli ettiği yer diye yere göğe sığdırılamayan parlamento bir kandırmacaydı, anayasada ve kanunlarda yazılı olan hak ve özgürlükler de birer tuzaktı. Milletvekili A, meclis tutanaklarına geçen konuşmasında örnekler vererek uzun uzun bunları anlatıyordu.
         Konuşmasının bir yerinde, “Türkiye’de kanunlara ve anayasaya güvenip demokratik haklarını kullananlar cezaevlerine kapatılıyor,” diyerek devletin muhaliflere tuzak kurduğunun altını çiziyordu. Ve şu sözlerle taşı gediğine koyuyordu: “Bilmeyenler bilsinler: Türkiye’de halkın devlete ve yöneticilere karşı sadece susma hakkı vardır. Yani köle olma hakkı! Kanunlar halka hak ve özgürlükler değil, sadece görevler veriyor.” Söylediği her söz hedefini vuran bir kurşun gibi salonda dalgalanırken; MHP, DYP, DSP ve ANAP milletvekilleri yaralarına tuz basılmış gibi avaz avaz bağırıyorlardı. A’ya ağır sözlerle sataşıyor, konuşmasını kesiyor, sıraları yumrukluyorlardı. Oturumu yöneten meclis başkanvekili Mustafa Kalemli konuşma süresi dolduğu gerekçesiyle mikrofonu kapatınca, A, konuşmasını tamamlayamadan kürsüden inmek zorunda kalmıştı. Kürsüden inerken, “İdam mahkûmlarına bile son sözleri sorulur, tarih şahit olsun ki sizler bu hakkı bile bize çok görmektesiniz,” diye bağırıyordu.
Devlete yaptığı altın hizmetlerin ödülü olarak sonradan dışişleri bakanı olan Coşkun Kırca, işte A’ nın bu konuşmasına cevap vermek üzere kürsüye çıkmıştı. Kürsüde devletin yüz yıllık Kürt siyasetini tekrarlıyordu. Salon iktidar ve sözde muhalefet milletvekillerinin çılgın alkışları ile adeta yıkılıyordu. Coşkun Kırca, “Yaşa, bravo hoca, “tezahüratları ve zembereği boşalmış histerik alkışlar arasında yaptığı konuşmada, A’nın Meclis’e verdiği bir kanun teklifinde federasyon istediğini söylüyor ve şöyle devam ediyordu:
“Türkiye’de her Türk vatandaşı Türk’tür. Hepsi Türk’tür. Kendi vicdanınızda bunu hissedebiliyorsanız öyledir; ama kendiniz sapmışsanız o zaman size ancak susmak ve susanlara karşı Türk Devletinin gösterdiği sabırdan istifade etmek düşer, daha fazlası değil.”
         Coşkun Kırca böyle kükrerken, “asker milletvekilleri” onu ağızları kulaklarında, avuçlarının içi patlarcasına alkışlıyorlardı. Irkçılığın ve devletin tarihi inkârcı siyasetinin zirveye çıktığı o uğursuz gün, “Ya Türk olursunuz, ya da susarsınız. Kürt’seniz sadece susma hakkınız var. Ancak susarsanız devletin sabrından istifade edebilirsiniz,” diyordu Coşkun Kırca. Yoksa… Evet, yoksa başınıza ne geleceğini siz düşünün!
Meclis’te bu tarihi anlar yaşanırken, Ankara’yı altın rengine boyayan Mart güneşi gelmekte olan baharı müjdeliyordu. Ne var ki Kürt milletvekilleri baharı zindanda geçireceklerdi.

         Coşkun Kırca konuşmasını mürit milletvekillerinin ateşli alkışları ve “Bravo, bin yaşa hoca,” tezahüratları arasında tamamlayıp zafer kazanmış bir komutan edasıyla kürsüden iniyordu.

         Artık formalite tamamlanmıştı; dokunulmazlıklar kaldırıldıktan sonra Ankara Ulucanlar Cezaevi’ ne kapatıldık.

O günlerde arkamızda büyük bir halk desteği vardı. Biz o kitlesel desteği, iktidarın tozunu attıracak örgütlü bir kuvvete dönüştürmemiş, durumu sloganlar ve demeçlerle idare etmiştik.

Kaldığımız 9. Koğuş’ ta öngörüsüzlüğümüzün ve yetersizliğimizin bedelini ödüyorduk.

O günlerin üzerinden 24 yıl geçti.

Değişen bir şey yok, devlet aynı eli sopalı devlet.

Cezaevi nöbetini şimdi başka milletvekilleri tutuyor.

24 yıl önceki yetersizlik ve öngörüsüzlük kadermiş gibi tekrar edildi; Tayyip Erdoğan ve AKP’ yi durduracak sivil bir barikat kurulamadı.

Eskiden olduğu gibi sadece milletvekilleri değil, halk da bu kronik hataların bedelini ödüyor.

BU ÇARMIH KAÇINILMAZ DEĞİLDİ.

Ziyaretçilerimiz, yaptığı yorumlardan kendileri sorumludurlar.

%d blogcu bunu beğendi: