Sibel Özbudun-Temel Demirer: VAR OLANDAN KOPMAK İÇİN YEREL SEÇİM VE SORU(N)LARI

SİBEL ÖZBUDUN – TEMEL DEMİRER

  1. I) DURUM(UMUZ)

I.1) O HÂLDE SEÇİM YA DA YERELİN KAPASİTESİ

I.2) SAHTECİLİK!

  1. II) YEREL SEÇİM(LER)İN (SAĞCI) CHP’Sİ

III) HDP (VEYA “RADİKAL DEMOKRASİ”!) FASLI

  1. IV) TAVIR VEYA NE YAPMALI?

 V) NASIL BİR YEREL YÖNETİM?

  1. VI) SONUÇ YERİNE”

VAR OLANDAN KOPMAK İÇİN YEREL SEÇİM VE SORU(N)LARI[1]

SİBEL ÖZBUDUN-TEMEL DEMİRER

“Her entelektüel

‘zamanın ruhu’ karşısında,

eleştirel mesafesini korumalıdır.”[2]

Yerel seçim ve soru(n)ların dair söz ederken; öncelikle, “Yerelden Türkiye’ye yayılacak bir rüzgâra ihtiyacımız var,”[3] türünden öforilerden ve “yeni(likçi palavradan)”[4] uzak durmak kadar; “zamanın ruhu” ile devrimcilik arasındaki mesafesinin korunmasına dikkat edilmesi “olmazsa olmaz”dır.

  1. I) DURUM(UMUZ)

Coğrafyamızda toplumun dokusu lime lime, ekonomik yapının her tarafı dökülüyor. Egemenler ise daha fazla korkuyor, hırçınlaşıyor…

Kolay mı?

Ekonomi muazzam bir sertlikte frene bastı: Büyüme hızı 2017’nin son çeyreğindeki yüzde 11.5’ten bu yılın son çeyreğinde, yüzde 1.4’e geriledi.

Vergi mükelleflerinin neredeyse yarısı vergilerini zamanında ödeyemiyor, bankalardan kredi kullanımı düşüyor, ithalattaki rekor daralma üretimin, tüketimin yerlerde süründüğüne, makine-teçhizat-yatırım harcamalarındaki yüzde 8.5 gerileme, sanayicinin gelecekten ümidini kestiğine işaret ediyor.

2018 Kasım’ında traktör üretiminin 2017’nin aynı ayına göre yüzde 65.8 oranında gerilemesi de çiftçinin hâlini anlatıyor…

Beyaz eşya satışları düşüyor. AVM ciroları da, yüzde 25 TÜFE ortamında yalnızca yüzde 17 artmış (yaklaşık yüzde 8 gerilemiş).

Bu ortamda konkordatolar artmaya devam ediyor.

‘Paraanaliz’in aktardığına göre, varlık yönetimi şirketlerinin elinde 41 milyar TL’lik batık kredi birikmiş. Belli ki ödemeler zinciri kırılıyor, bir mali kriz dalgası yayılıyor.[5]

Denilebilir ki 2018 hem AKP rejiminin hem de ana muhalefet partisi CHP’nin iflasının açıkça sergilendiği bir yıl oldu. Halkoyuna serbest ve adil seçimlerle başvurmaktan korkan bir rejimin, aslında, azınlığı temsil eden, her an başına bir şey gelmesinden korkan bir rejim olduğu açıktır. Bu korkunun arkasına adalet, ekonomi ve dış politika alanlarında birbirini izleyen fiyaskolar yatıyor.

Daha açılmadan sular altında kalan havalimanı, sinyalizasyon sistemi tamamlanmadan hizmete sokulan hızlı tren rezaleti, patlayan baraj kapakları, lidere aşık mafya şeflerinin, medyada sergilenen kanlı fantezileri, Metin Akpınar ve Müjdat Gezen’in hukuki tacize maruz bırakılması, toplumsal dokunun ve düzenin de çözülmekte olduğunu gösteriyor.

Bu nedenledir ki, AKP Türkiyesi, ‘Dünyada Hukukun Üstünlüğü Klasmanı’nda 113 ülke arasında 101., ‘Kadın Erkek Eşitliği İndeksi’nde 449 ülke içinde 130. sıradadır. Rejimin, dünyada tutuklu gazeteciler klasmanında birinci sırada olması da bu iflası saklama çabasının bir başka göstergesidir.

Son seçimlerden bu yana artık seçim sistemine, Millet Meclisi’nin işlevine de güven kalmamıştır. Bu gelişmelere direnemeyen muhalefet de bu güvensizlik dalgasından payını almış, artık ne işe yaradığı sorgulanır olmuştur. Liderliğinin hangi siyasi ve etik ilkelere göre davrandığı artık belli değildir.[6]

Verili tabloda muhalefet, CHP’sinden sol harekete kadar, yerel seçimlerde, bu koşullarda (AKP’nin elindeki olanaklar bir yana) krizin altında ezilenlerin oyunu, bugüne kadar izlenen politikalarla alabileceğini, hatta ilgisini çekebileceğini düşünüyorsa yanılıyor.

Yanis Varoufakis’in, faşist partilerin, ekonomik krizlerde kitlelerle kurduğu ilişkisi üzerine gözlemleri işimize yarayabilir: Faşistler, şiddetli bir kapitalist krizde yaşamları altüst olan insanlarla diyalog kurarak iktidara geldiler; onları küçümsemek yerine gözlerinin içine baktılar, onurlarını restore etmeyi vaat ettiler, dostluk eli uzattılar; daha geniş bir idealin parçası olma duygusu uyandırdılar. Bu özgüven aşılayan yaklaşımlar, aynı zamanda, böylece canlanan umutları tehdit eden yabancıların, bir “öteki”nin varlığına ilişkin uyarılarla birlikte geliyordu. “Onlara karşı biz” politikası, sosyal sınıf olma özelliklerini zayıflattı, taraflar esas olarak kimliklerin diliyle tanımlanır oldu.

Biz de sert bir finansal krizle başlayan 2000’li yılların başından bu yana AKP’nin yükselişini sağlayan formülün içine, önce laikler, sonra darbeciler, ardından “FETÖ” ve “teröristler” kavramlarını, şimdi de “kriz mıriz yok, manipülasyon var” savını yerleştirebiliriz.

Geniş kapsamlı iki araştırma, bu gözlemleri derinleştirecek veriler sunuyor. Funke, Schularick ve Telebesch’in çalışmalarında: Finansal krizler ile kitlelerin tepkileri, “popülist” partilerin yükselmesi arasında güçlü bir ilişki var. Bu krizler, sanayi krizlerinden, ekonomik daralmalardan çok daha güçlü siyasi sonuçlar yaratıyor. Merkez partileri zayıflıyor, parçalanmışlık artıyor. Kitleler yalnızca ekonomiyi yönetenleri beceriksizlikle suçlamakla kalmıyor, egemen ekonomik modeli de sorgulamaya başlıyorlar. Bu güvensizlik, belirsizlik, hoşnutsuzluk ortamında basit açıklamalar üreten, suçu, halkın iradesinin gerçekleşmesini engelleyen, etnik, dini, kültürel farklılıklarla tanımlanan belli bir “ötekine” yükleyebilen sağ popülist, faşist partiler güçleniyorlar.

Prof. Michele Gelfand ve 40’tan fazla araştırmacıdan oluşan ekibi,[7] ‘The Guardian’da, araştırmanın sonuçlarının, finansal krizden sonra sağ popülizmin yükselişini, Trump ve Brexit’i de açıklayabildiğine işaret ediyor, kültürün siyasi tercihler üzerindeki etkisini vurguluyor…

Türkiye’ye dönersek, ekonomik krizin, derinleşen sınıf çelişkilerinin siyasal İslâmın tabanının dokusunu gevşeterek muhalefete, o tabana nüfuz etme olanağı sağlayacağını umanların yine yanılacağını düşünebiliriz. O kesim katı kültürel normlar içinde yaşıyor; AKP döneminde edindiği özgüvenin tehdit altında olduğuna inanıyor. Ekonomik krizde, safları daha da sıklaştırmayı, güçlü liderin güven verici sesine sadık kalmayı tercih etmeleri çok güçlü bir olasılıktır.[8]

Bunlar böyleyken; Cumhurbaşkanı “Çalışan Gazeteciler Günü” mesajında, “16 yılda ülkemiz genelinde hayata geçirilen reformlar, Türk basınının daha demokratik ve özgürlükçü bir yapıya kavuşmasına vesile olmuştur” dedi…

Cumhurbaşkanı’nın vurguladığı 16 yıl ve reformlar süreci, aynı zamanda bir “siyaset rejimini” (neyin siyaset alanına ait olup olmadığını belirleyen ilkeleri), giderek devlet biçimini değiştiren bir süreçtir.

Bu süreç içinde, toplumda, Siyasal İslâm hareketinin kapsadığı kesimin hakları ve özgürlükleri genişlemiş, “eski rejimin” ait olduğu siyaset ve hakikât rejimlerinin içerdiği, sermaye, sömürü, sınıflar gibi kavramlarla tanımlanabilen kesimlerin hakları ve özgürlükleri kısıtlanmış, ”siyaset alanının” ve demokrasinin sınırları bunları dışarıda bırakacak biçimde yeniden belirlenmiştir

Cumhurbaşkanı haklıdır? Artık, yalnızca Siyasal İslâmın değerlerini, siyasi ekonomik çıkarlarını ifade eden, savunan basın ve gazeteciler, basın ve gazeteci kategorisine girdiğinden, reformlar, onların haklarını ve özgürlüklerini genişletmiştir…

Meclis Başkanı da “Seçim bir siyasi faaliyet değildir” derken haklıdır. Siyaset devlet yönetimine, dolayısıyla iktidara ilişkin etkinlikleri tanımlayan bir kavramdır. Eğer gündemdeki seçimler devlet yönetimini, siyasi iktidarı etkileyen sonuçlar üretmeyecekse, siyasi bir faaliyet değildir. En fazla verili yönetişim ilişkileri içinde bir yer kapma yarışından söz edilebilir.

Meclis Başkanı, yerel seçimlerde AKP’nin İstanbul adayı Yıldırım, bu seçimlerin, devlet yönetimini, siyasi iktidarı etkileyecek bir değişiklik yaratmasını beklemiyor. İktidarın aldığı tüm yasal ve olağanüstü önlemler bu beklentiyi gerçekleştirmeye yöneliktir.[9]

I.1) O HÂLDE SEÇİM YA DA YERELİN KAPASİTESİ

Öncelikle şunun altını ısrarla çizerek belirtelim: Sürdürülemez kapitalizm koşullarında “seçim”e atfettiğimiz önem, sadece taktiktir, bunun (sahte düaliteler ya da abartılar ile!) stratejik olarak nitelenip, sunulması mümkün değildir!

Friedrich Engels’in de belirttiği gibi, burjuva düzende genel oy hakkı işçi sınıfının olgunluğunu ölçmeyi sağlayan bir göstergeden ibaretken; başka ifadeyle, toplumsal devrim parlamento aracılığıyla yapılamaz.

Bu bağlamda burjuva devletin diğer kurumları gibi parlamento da, ne devletin varlığını dışlayan sınıfsız topluma ait bir örgütlenme biçimi olabilir, ne de buna geçiş döneminin bir aracı olabilir.[10]

Mesela; “Bazı kişiler hatta benim okurlarımın da bazıları ‘diktatörlüklerin seçimle giderilemeyeceğini’ iddialı bir şekilde yazıyor, savunuyorlar. Evet diktatörlükler sadece seçimle giderilemez. Ama içinde seçimin de olduğu sokak mücadelesi, silahlı mücadele, kitlesel eylemler, grevler, boykotlar, yürüyüşler vb. gibi her türden mücadele yöntemlerinin toplamı ile giderilebilir. Bu mücadelelerin toplamının içinde diktatörlüklere karşı en etkili olan ve son noktayı koyan mücadele, seçim yöntemidir,”[11] diyen “abartı”!

Öncelikle, “Seçimlerin en etkili olan ve son noktayı koyan mücadele” olduğu “iddia”sı, kendinden menkul olup; tarihsel deneyimle doğrulanmaz. Eğer kastedilen Latin Amerika’nın 90’lı yıllarında diktatörlükleri “tasfiye”siyse; bunun nihai kertede neo-liberalizmin kıtaya müdahalesinde silahı sağ omzundan sola aktarması olduğunu kıtada yakın geçmişte yaşananlar gözler önüne sermiştir.

Bir HDP milletvekilinin de işaret ettiği üzere, bilinmiyor olamaz: “Toplumsal hareketliliği yatıştırmanın, derinleşen sınıfsal ve toplumsal çelişkilerin biriktirdiği öfkeyi dindirmenin sistem açısından en makul yönü seçim sürecidir. Seçimler, sistemle olası hesaplaşmanın sistem içi kanallara çekilerek, sistem tarafından absorbe edilmesini sağlar. Küresel ölçekte totaliter eğilimler iktidara seçimler yoluyla gelmekte ve iktidardaki varlıklarını seçim yoluyla sürdürmektedir. Halk kitlelerinin siyasal süreçlere müdahale aracı olarak mücadele içerisinde kazanılmış olan genel oy hakkı, bizzat halkların haklarının gasp edilmesinin aracına dönüşmeye ve işlevini kaybetmeye başlamıştır.”[12]

Nihayetinde, kimilerine çok klasik gibi gelse de, aslolan, “Seçimle Değil, Mücadeleyle Kazanırız”[13] hattının gereklerinin, Marksist-Leninist’çe yerine getirilmesidir…

Ya “sahte düalite” mi?

Mesela Merdan Yanardağ’ın, ‘Yerel Seçim Bir Kurtuluş Olur mu?’ başlıklı yazısında, “Ülke bir ikilemle karşı karşıya. Toplum ya 200 yıllık aydınlanma ve modernleşme rotasını yeniden kuracak ya da Emevi yobazlığına bütünüyle teslim olacak. Dönemin siyasal ve toplumsal çatışma ekseni budur…

“Dolayısıyla önümüzdeki yerel seçimler, Türkiye’nin cumhuriyetçi, demokratik ve ilerici güçleri için toparlanmak, felakete doğru gidişi durdurmak, güç biriktirmek ve nihayet yeniden özgüven kazanmak için bir şans sunuyor. Nesnel (objektif) tablo budur. Yani, adayların isminin ve niteliğinin ötesine geçen, onları aşan bir durum söz konusudur,”[14] denmesi gibi!

Bu çerçevede yerel seçim(ler)in kalibre ve kapasitesine gelince; öncelikle ve kesinlikle, “Cumhur İttifakı’nın yerel seçimlerde işletilememesi, Türkiye’de demokrasi ve hukuka dönüş için bir umut ışığı olarak görülebilir,”[15] diyen İbrahim Ö. Kaboğlu’nun veya “Demokrasiye Çağrı Grubu’nun, Yerel seçimlerde yerel demokrasiyi oluşturalım,”[16] söylemiyle malûl öforilerden uzak durulmalıdır…

Biz, neysek oyuz; çünkü gerçekler devrimcidir!

Ve bizim; yani devrimcilerin; “Seçimler yerel değil: Genel, genel!”[17] ya da “Ülkeye sahip çıkmanın önce sandığa sahip çıkmakla, yani demokrasiye sarılmakla olacağını hiç unutmamalıyız,”[18] türünden tutumlarla yapısal bir farkı olmalıdır!

Yeri geldi soralım: “Ankara ve İstanbul başta olmak üzere tüm önemli belediyeler ‘muhalefetin’ eline geçerse iktidar değişir mi?

En sadık AKP seçmeninden ‘rahatsız’ MHP seçmenine, AKP’nin küskün kurucularından İYİ Parti karargâhına, sosyalist soldan CHP yöneticilerine, siyaseti takip eden akademisyen ve gazetecilerden HDP’li politikacılara kadar, bu soruya kolayca ‘evet’ cevabı verebilecek kimse var mı?

Yerel seçimlerden sıfır belediye ile çıkmış bir AKP’nin (ve/veya MHP’nin) demokratik bir tepki göstererek Cumhurbaşkanlığı ve Parlamento seçimlerinin yenilenmesine karar vereceğine, ya da Erdoğan’ın istifa edeceğine inanan var mıdır?…

Yerel seçimleri bile ‘beka kaygısına’ tahvil eden iktidar, yargı sopası ve devlet olanakları ile toplumdan gelecek iktidar değişimi talebini de engellemeye çalışacaktır.

Yapılan ve yapılacak tüm seçimlerin meşruiyetini tartışmalı hâle getiren gayri adil seçim koşulları ile seçim güvenliğine dair sorunlar da hâlen muhalefetin ilgi alanına girmiş değil. İşte iktidar YSK üyelerinin görev sürelerini kademeli olarak 2023’e kadar uzatıyor. Bunu seçimler daha adil ve güvenli koşullarda yapılsın diye yapmıyor herhâlde!

Belediyelerin neredeyse yarısı epeydir ‘gasp edilmiş’ durumda. İktidar seçim sonucunu beğenmediği belediyelere de el koyacağını ısrarla ilan ediyor. Belediyelerin nakit yönetimleri Tek Hazine Hesabı sistemine dâhil edildi. Cumhurbaşkanına dilediği belediyeye dilediği kadar bütçe aktarama yetkisi geliyor. Bu yetkilerle istenen belediyelerin nasıl felç edilebileceğini dert edinen parti var mı?

Tüm bunlar önümüzdeki yerel seçimleri ve sonrasını geleneksel bağlamından başka bir yere koymamız gerektiğini gösteriyor: Yerel seçimler iktidar mücadelesine katkı sunduğu ve ‘iktidar perspektifinin’ parçası olduğu oranda önemlidir.”[19]

Ve unutulmamalıdır ki, “Siyaset oy oranlarını toplama, anket yapma, şaşırtıcı aday bulmak değildir. Siyaset ‘var olandan kopma imkânının reçetesidir’…”[20]

Bu böyle olunca ; “Vatandaşın gerçek dertlerini gündem yapmalıyız… 31 Mart, sadece belediye başkan seçimleri ile sınırlı ele alınmamalı, belediye ve il genel meclisleriyle muhtarlık seçimlerinin de önemi unutulmamalı.”[21] “Yerel seçimlerde HDK’nin temel hedefi AKP-MHP iktidarının kaybetmesi olmalıdır. Ya da geriletilmesi olmalıdır. Ne demek bu? İstanbul’da AKP kaybetmelidir, Adana’da MHP kaybetmelidir, Ankara’da AKP kaybetmelidir, Bursa’da, Balıkesir’de kaybetmelidir. İstanbul, Ankara, Adana, Antalya, Bursa, Balıkesir iktidar tarafından kaybedilirse, bu ülkede taşlar halklar için, emekçiler için, yoksullar için yeniden yerine oturmuş olur. En azından oturmanın olanakları ortaya çıkar.”[22] “Ne pahasına olursa olsun iktidarın kaybetmesi için varız dememiz lazım… Onlar kaybetmeli,”[23] demek yetmez…

Ya da “Birlik dinamosunu çalıştırmak”tan;[24] “Yerel seçimlerle yerel iktidarlaşma”dan[25] dem vurmak…

Veya “Bu sadece belediye değil, irade seçimi”;[26] “Yerel seçimler geleneksel yerel seçim niteliği taşımıyor”;[27] “31 Mart kaderimizi belirleme seçimi olacak”;[28] “AKP ile 31 Mart’ta sandıkta görüşeceğiz,”[29] diye haykırmak çözümleyici olmaz; olamaz…

Çünkü 31 Mart’ın bir gün sonrası -yerel seçimler “kazanılsın” ya da “kaybedilsin”!- 1 Nisan (şakası)’dır…

Kim ne derse desin; coğrafyamızın gündemini işçinin emekçinin sorunları belirleyip; seçim faaliyetleri, düzen partilerinden kopmaya; ezilenleri ekmek ve özgürlük mücadelesinde birleştirmeye yönelik olmalıyken; birliğin zemini düzen siyasetinin dışındadır!

Evet sürdürülemez kapitalist düzene umut bağlanma yanılgısına yol açmadan belediyeleri halk adına denetlemek, hırsızlığı ve yolsuzluğu engellemek, emekçilerin talep ve çıkarlarını yerel yönetimlerde savunmak için, “Düzen değişikliği yarının değil bugünün meselesi,” olduğunu unutmadan “halkçı belediyecilik” mümkündür.

Ancak sağa karşı sağdan, düzen partisine karşı düzen partisinden beklenti yaratmayıp; yerel seçimler mücadelesinin sermaye düzenine karşı mücadelenin bir parçası olarak görülmesi kaydıyla

I.2) SAHTECİLİK!

Enis Coşkun, “Hayaletler seçmen oldu,”[30] derken; Emre Kongar’ın, “Seçim güvenliği”nden şüphelerini[31] ifade ettiği tabloda; “Kamuoyu her seçim döneminde ‘demokrasi’ nutuklarına bolca maruz kalsa da tabiri yerindeyse genel tablo sözcüğün altının boş olduğunu gösteriyor. Yıldırım’ın adaylığı bunun somut örneği,”[32] notunu düşen Uğur Koç haksız olamaz…

Kimsenin inkâr edemeyeceği gibi her seçim döneminde AKP’nin imdadına yetişen ve tartışmalı kararlara imza atan Yüksek Seçim Kurulu (YSK), yerel seçimlere aldığı kararlar nedeniyle şimdiden gölge düşürdü; başta Binali Yıldırım’ın adaylığı olmak üzere…

AKP, YSK’nin altı üyesinin görev süresini de tartışmalı bir şekilde uzattı. Ocak 2019 sonunda görev süresi dolacak YSK Başkanı Sadi Güven’in aralarında bulunduğu altı üyenin görev süresi bir yıl uzatıldı. Ancak bu karar, Seçim Kanunu’nda yer alan “Seçimlerle ilgili alınacak kararlar bir yıl sonra uygulanmaya başlar” hükmüne aykırılık taşısa da![33]

Bunun için HDP Eş Genel Başkanı Sezai Temelli, “Biz, bu YSK Başkanı’na ve görevi uzatılacak olan üyelerine güvenmiyoruz. Onlar iktidarın talimatları doğrultusunda hareket ettiler ve sandıklara hilenin, şaibenin girmesine neden oldular,”[34] demekte sonuna dek haklıyken; YSK’daki operasyon elbette boşuna değil!

YSK tarafından Mahalli İdareler Seçimi için askıya çıkarılan seçmen listelerinde yapılan incelemelerde İstanbul’un Adalar ilçesinde yaklaşık 500 hayali seçmen tespit edilirken;[35] işte birkaç örnek daha:

  • Türkiye genelinde en çok değişimin yaşandığı yer Çankırı’nın Orta ilçesi oldu. İlçede 24 Haziran’da 8 bin 379 seçmen varken, YSK’nin 4 Ocak’ta askıya çıkardığı listede seçmen sayısı 16 bin 401’e çıktı. Bu altı ayda seçmen sayısının neredeyse ikiye katlanması demek. Yeni seçmenin 222’si ilk kez oy kullanacaklardan oluşurken, 4 bin 440’ı İstanbul’dan, 3 bin 177’si Ankara’dan gelenlerden oluştu.
  • 24 Haziran’da 6 bin 561 seçmenin olduğu Ankara’nın Çamlıdere ilçesinde seçmen sayısı 12 bin 493’e çıktı. Seçmen artış oranı yüzde 90,41 olurken, bu ilçeye Ankara’dan 5 bin 667 seçmen geldiği belirlendi.
  • 1854 doğumlu Ayşe Ekici (165 yaşında) Kayseri Melikgazi’de ilk kez seçmen listesinde yer aldı. Ekici’nin YSK listesinde nüfus kaydı, TC kimlik numarası bulunuyor.
  • 149 yaşında olan ve soyadı olmayan Zülfü adlı kişi Urfa’da, 148 yaşında olan Ayşe adlı kişinin ise Aydın’da seçmen kaydı bulunuyor.
  • YSK listesinde yaşı 100 ile 165 arasında olan 6 bin 389 seçmen olduğunu belirlendi. 100 yaş üstü seçmenin önemli bir kısmının 120 ve üstü yaş grubunda olduğu anlaşıldı. Söz konusu seçmenlerle ilgili kaydın doğru olup olmadığı konusunda YSK’ye başvuru yapıldı.
  • 24 Haziran’da Mernis’te kaydı olup, 31 Mart’ta olmayan 375 bin 107 seçmen kayıtlarda yok oldu. Adres kaydını sildirilmesinin başta icra takibinden kaçmak amacıyla yapılan bir yöntem olduğuna dikkat çekiliyor.
  • YSK listesine göre 31 Mart 2019’da oy kullanacak Suriye doğumlu seçmen sayısı 58 bin 364 olarak belirlendi. Suriye doğumlu seçmenin 18 bin 425’i ilk defa 31 Mart seçimlerinde oy kullanacak. Listeye göre 31 Mart’ta ilk kez oy kullanacak 18 bin 364 seçmenin 6 bin 303’ü ise Hatay’da.[36]
  • Ayrıca AKP’nin başvurusu üzerine YSK cezaevindeki tutukluların oy kullanamayacağına yönelik bir karara imza attı. YSK, bu kararı üç kez aksi kararı almış olmasına rağmen aldı. Adalet Bakanlığı’nın verilerine göre cezaevlerinde toplamda 270 bini aşkın tutuklu ve hükümlü bulunuyor.[37]

Daha da uzatmaya gerek var mı?!

“Var” diyenler için devam edelim…

Merkez Bankası’nın (TCMB) 30 Nisan 2019’da yapılması gereken genel kurulu, Hazine’nin talebi ile öne çekilerek ‘olağanüstü’ olarak 18 Ocak 2019’da gerçekleştirilip; Genel Kurulda verilen önerge ile bankanın kârından 33.3 milyar lira, seçim öncesinde Hazine’ye aktarılarak; 2018 hesapları tamamlanmadığı için kâr transferi ilk kez avans olarak yapılmış olduğu bu tabloda söz konusu aktarımın 31 Mart 2019 yerel seçimleri öncesinde seçim için kullanılacağı[38] aşikârken; TBMM Genel Kurulu’nda söz alan İYİ Parti ve HDP’li vekiller, yüz binlerce sahte seçmenin kaydının ortaya çıktığını belirttiler.[39]

Bu kadar da değil!

Muhtarlıklardaki seçmen listeleri 17 Ocak 2019’da askıdan indi. 31 Mart seçimlerinde kullanılacak listelerde, AKP’nin az farkla kazandığı ya da kaybettiği yerlere doğru büyük bir akın olduğuna dikkat çekiyorken; yerel seçimlere gölge düşürecek sahte seçmen, hayali seçmen ve seçmen kaydırmada rekor yaşanıyor. Kürt illerinde ilk incelemelerde pek çok adreste sayısı binleri bulan sahte seçmenler tespit etti. Ayrıca YSK kayıtları üzerinden yaptığı incelemelerde skandallara rastlandı. Hayali seçmenden sonra “ölümsüz” seçmen ve hayali adreslere ulaşıldı. İlk kez bir seçimde görülmemiş büyüklükte, iktidar partisinin kazanmasını sağlayacak şekilde seçmen yığma operasyonları yapıldığı kanıtları ile ortaya konuldu. Bunlardan kamuoyuna da yansıyanlardan bazıları şöyle…[40]

KÜRT COĞRAFYASI’NDAN
Şırnak’ta bir ahırda 9 seçmen kaydının olduğu belirlendi.

Hakkari’de bir dairede 1108 seçmen var.

Batman Komanda Caddesi’nde 366 no’lu kapıda 189 seçmen var.

Bingöl’de bir kapıcı dairesinde 224 seçmen var.

Diyarbakır Hani’de bir adreste 208 seçmen tespit edildi.

Bitlis Çevreyolu Caddesi’nde bir dairede 338 seçmen tespit edildi.

Hakkari Çukurca Kaymakamı Niyazi Erten Caddesi 2 nolu kapıda 627 kişi seçmen var.

Hakkari Ordu Caddesi’nde 1108 seçmen kaydedilmiş, başka birinde 395.

Mardin Artuklu’da bir dairede 506 seçmen kaydedilmiş.

Batman’da bir dairede 6 farklı soy isim olan 60 kişinin kaydı var.

Siirt’te 700, 400 ve 600 seçmenin tek bir adrese kayıt yaptırdığı ortaya çıktı.

Siirt’te bir evde, ev sahibinden habersiz, 28 seçmen kayıt edilmiş.

Siirt’te bir adreste 528 seçmen kayıt edilmiş.

Iğdır polis evinde tam 374 seçmen kaydedilmiş.

Van İpekyolu’nda 7 bin hayali seçmen olduğu iddia ediliyor.

Van Tuşba’da 5 bin hayali seçmen olduğu iddia ediliyor.

Van Edremit’te 5 bin 200 hayali seçmen olduğu iddia ediliyor.

Bitlis’te AKP’li vekil Vahit Kiler’in kaldığı iki katlı devlet konutunda yüzlerce seçmen kaydı olduğu iddia edildi.

Şırnak Beytuşşebap’ta 526 seçmen aynı adreste kayıtlı görünüyor.

Şırnak’ta 3 bin 500’ü aşkın yeni seçmen tespit edildi. Hepsi batı nüfusuna kayıtlı asker ve polis.

Beytüşşebap’ta bin 398 yeni seçmen tespit edildi. Hepsi batı nüfusuna kayıtlı asker ve polis.

Uludere’de yeni seçmen sayısı yaklaşık 2 bin. Hepsi polis ve asker.

Urfa Halfeti’de 23 ilden 3 bin 187 seçmen kaydırıldı. Hepsi batı nüfusuna kayıtlı.

Hakkari Çukurca’da asker ve polis sayısı seçmen sayısını geçmiş durumda.

Siirt’te ise 6 bin 488 seçmenin kaydının ise silindiği ortaya çıktı.

Irak Başika Kampı’ndan bulunan askerlerin Siirt’te kayıtları yapıldı.

Şırnak Şenoba’da hayali bir adrese 121 askerin kaydının yapıldığı tespit edildi.

Bitlis’te 45 farklı aileden oluşan 80 kişinin yaşadığı 90 metrekarelik bir daire bulundu!

Beytüşşebap’ta 51 yatak kapasiteli Öğretmen Evi’nde 422 seçmenin kaydı yapılmış.

Beytüşşebap’ta bir binada aynı soyadına sahip 420 seçmenin kaydı ortaya çıktı.

Uludere’de bir dairede aynı soyadı ile 713 seçmen kaydı yapılmış.

Van Erciş’te Adnan Menderes Mahallesi 1. Çıkmaz Sokak No.2 Daire1 No’lu adreste kullanılmayan boş bir binaya 76 askerin seçmen olarak kaydı yapıldığı ortaya çıktı.

Urfa’nın 11 ilçesinde 16 bin 12 seçmenin ikametgâhında kaydının bulunmadığı ortaya çıktı. Yerlerine ise başka seçmenler kaydedildi.

Şırnak Kılaban Mahallesi’ndeki bir dairede 713 seçmen bulundu.

Beytüşşebap’ta bulunan 21 odalı ve 51 yatak kapasiteli öğretmen evinde çoğunluğu güvenlik görevlisi 422 kişinin görüldüğü belirlendi.

Şırnak Uludere’de bir ahıra 9 seçmen kaydedildi

Soyadı olmayan seçmen: 149 yaşında olan ve soyadı olmayan Zülfü adlı kişi Urfa’da, 148 yaşında olan Ayşe adlı kişinin ise Aydın’da seçmen kaydı bulunuyor.

BATI’DAN
Üsküdar Bulgurlu’da AKP’li belediye meclis üyesi Süleyman Gedikoğlu’nun evinde 40 kişinin kayıtlı olduğu ortaya çıktı. AKP’li meclis üyesi İlyas Karayel’in Bulgurlu’da yaşadığı binadaki bir dairede 18 kişi saptandı.

5 bin 800 nüfuslu Niğde Ulukışla’da 5 bin 900 seçmen tespit edildi. İlçe nüfus tabelası gece yarısı değiştirilerek, nüfus 7 bin 300’e çıkartıldı.

İstanbul’un Adalar ilçesinde yaklaşık 500 hayali seçmen tespit edildi.

Büyükada Nizam Mahallesi Albayrak Sokak’ta bulunan metruk bir binada 3 seçmen kaydı bulundu.

Yine aynı mahallede Çamlıbel Sokak’ta bulunan müstakil bir evde 32 hayali seçmen kaydı görüldü.

İstanbul Beyoğlu’nda bir binanın olmayan beşinci katında hayali seçmen kaydı tespit edildi.

Konuya ilişkin açıklama yapan CHP Üsküdar İlçe Başkanı Olcay Kurt, Üsküdar Belediyesi’nden dört personelin Nüfus Müdürlüğü’nde geçici görevlendirildiğini öğrendiklerini belirterek Üsküdar Kaymakamlığı’nın kendilerine gönderdiği yanıtta bu durumu kabul ettiğini söyledi.

YSK kayıtlarına göre Kayseri Melikgazi’de 1854 doğumlu Ayşe Ekici adlı nüfus kaydı ve TC numarası bulunmayan ‘seçmen’ (165 yaşında!) oy kullanabilecek!

YSK kayıtlarına göre 148 yaşında olan Ayşe adlı ‘seçmen’ Aydın’da kayıtlı ve oy kullanılabilir.

YSK kayıtlarına göre yaşı 100 ile 165 arasında olan 6 bin 389 seçmen var.

100 yaş üstü seçmenin önemli bir kısmı 120 ve üstü yaş grubunda görünüyor.

Çankırı’nın Orta ilçesinde 8 bin 379 seçmen sayısı bu seçimde 16 bin 401’e çıktı.

Orta’daki hayali seçmenlerin 4 bin 440’ı İstanbul’dan, 3 bin 177’si Ankara’dan…

Ankara’nın Çamlıdere ilçesinde 6 bin 561 olan seçmen sayısı 12 bin 493’e çıktı.

Çamlıdere’ye Ankara’dan 5 bin 667 seçmen ithal edildiği belirlendi.

923 bin 796 seçmenin 31 Mart seçimlerine ilişkin YSK’nin açıkladığı seçmen listesinde olmadığı belirlendi.

YSK listesine göre 31 Mart’ta oy kullanacak Suriye doğumlu seçmen sayısı 58 bin 364.

Üsküdar Selimiye Mahallesi’nde AKP’li Belediye Meclis Üyesine ait bir inşaatta Rize Kalkandere’den gelen 40 seçmen kayıtlı.

Üsküdar Beylerbeyi Mahallesi 75. Yıl Stadı’nda 15 kayıtlı taşıma seçmen bulundu. Üsküdar İcadiye Mahallesi Ensar Vakfı Kız Yurdu’nda 9 yeni erkek seçmenin bulundu.

Eski AKP milletvekilinin Burhaniye’deki evinde 42 farklı soy isimden 43 farklı seçmen bulundu.

Bahçelievler Mahallesi, Bosna Bulvarı’nda inşaatı henüz tam bitmemiş TOKİ evlerinde orada oturmayan çok sayıda hayali seçmen bulundu.

Üsküdar’da 7 bin kişi seçmen olmaktan çıkarıldı.

Heybeliada’da geçtiğimiz yıllarda çıkan bir yangın sonucu tamamen yıkılmış bir evde 3 hayali seçmen kaydedilmiş.

Heybeliada’daki Orhan ve Kılavuz isimli sokaklarda bulunan yıkılma tehlikesi altındaki boş ahşap binalarda 9 seçmen kaydı var.

Heybeliada’da 1 daireye 20 seçmenin kaydedildiği yerler var.

1977’den beri Heybeliada’da yaşayan 65 yaşındaki Nuri Dağdeviren, 42 yıldır yaşadığı evde birbirinden farklı soyadlarına sahip 3 kişinin kayıtlı olduğunu gördü. Dağdeviren, “Antalya Kepez’den, İstanbul Tuzla’dan ve Hatay İskenderun’dan bu 3 kişinin benim evimde yaşadığı gözüküyor” dedi.

CHP İstanbul Milletvekili Gürsel Tekin Sultanbeyli, Sultangazi, Ümraniye, Bağcılar ve Pendik başta olmak üzere birçok ilçeden Adalar’a seçmen kaydırıldığını söyledi. Tekin, 12 bin 761 kişilik bir liste tespit ettiklerini aktardı.

Artvin’de YSK kayıtlarına göre 100’e yakın seçmenin kayıtlı olduğu ev harabe biçimde ve terk edilmiş durumda.

Çankırı’nın Orta ilçesinde 24 Haziran’da 8 bin 379 olan seçmen sayısı yüzde 95’lik artışla 16 bin 401’e çıktı. Niğde’nin 5 bin 800 nüfuslu Ulukışla ilçesinde de 5 bin 900 seçmenin kaydedildiği ortaya çıktı.

24 Haziran’da 6 bin 561 seçmenin olduğu Ankara’nın Çamlıdere ilçesinde seçmen sayısı yüzde 90’lık artışla 12 bin 493 oldu.

İstanbul Sultanbeyli, Sultangazi, Ümraniye, Bağcılar ve Pendik başta olmak üzere birçok ilçeden Adalar’a kaydırılan seçmenlerle Kasım 2018’te 11 bin 862 olan seçmen sayısı 12 bin 761’e ulaştı.

İstanbul’un Üsküdar ilçesinde AKP’li Belediye Meclis Üyesine ait bir inşaata Rize Kalkandere’den geldiği iddia edilen 40 seçmen kaydedildi.

AKP eski milletvekilinin Burhaniye’deki evinde 42 ayrı soyadı taşıyan 43 seçmen kaydedildi.

Artvin’de harabe ve kullanılmayan bir eve 100’e yakın seçmen kaydedildi.

Çankırı’da büyük seçmen artışı tespit edildi: İlçelerde yaşanan seçmen değişikliği analizlerinde Türkiye genelinde en çok değişimin yaşandığı yer Çankırı’nın Orta ilçesi oldu. İlçede 24 Haziran’da 8 bin 379 seçmen varken, YSK’nin 4 Ocak’ta askıya çıkardığı listede seçmen sayısı 16 bin 401’e çıktığı belirlendi. Yaklaşık 6 aylık süre içerisinde Çankırı’nın Orta ilçesinde yüzde 95,74 oranında bir artış yaşandı. Yeni gelen seçmenin 222’si ilk kez oy kullanacaklardan oluşurken, 4 bin 440’ı İstanbul’dan, 3 bin 177’si Ankara’dan gelenler oluşturdu.

Çamlıdere’de de ikiye katlandı: 24 Haziran’da 6 bin 561 seçmenin olduğu Ankara’nın Çamlıdere ilçesinde seçmen sayısı YSK’nin açıkladığı son listeye göre 12 bin 493’e çıktı. Seçmen artış oranı yüzde 90,41 olurken, bu ilçeye Ankara’dan 5 bin 667 seçmen geldiği belirlendi.

24 Haziran seçimlerinde seçmen listelerinde yer alan 923 bin 796 seçmenin 31 Mart seçimlerine ilişkin YSK’nin açıkladığı seçmen listesinde olmadığı belirlendi. YSK’nin verilerine 24 Haziran’da seçmen listesinde olan ancak 31 Mart’ta olmayan seçmenlerin 233 bin 937’si hayatını kaybederken, 205 bin 630 kişinin asker olduğu, 43 bin 278 kişinin ise hükümlü olduğu belirlendi.

375 bin seçmen Mernis’te yok: 24 Haziran’da olup 31 Mart’ta olmayan 375 bin 107 kişinin Mernis’te adres kaydı olmadığı için seçmenlerin ortadan kaybolduğu belirtiliyor. Adres kaydını sildirilmesinin başta icra takibinden kaçmak amacıyla yapılan bir yöntem olduğuna dikkat çekiliyor.

Hatay’ta ilk kez oy kullanacak 6 bin Suriyeli seçmen var: YSK listesine göre 31 Mart’ta oy kullanacak Suriye doğumlu seçmen sayısı 58 bin 364 olarak belirlendi. Suriye doğumlu seçmenin 18 bin 425’i ilk defa 31 Mart seçimlerinde oy kullanacak. Listeye göre 31 Mart’ta ilk kez oy kullanacak 18 bin 364 seçmenin 6 bin 303’ü ise Hatay’da.

Bitmedi; devam edelim…

  • AKP’nin ‘Hayaldi, gerçek oldu’ sloganı seçime uyarlandı. İktidar batıda hayali seçmenler, bölgede ise seçmen kaydırma ile seçime hazırlanırken, Erdoğan ‘Asıl mağdur biziz’ dedi

Türkiye bir seçime daha sandık güvenliği ve hayali seçmen tartışmalarıyla yerel seçimlere gidiyor. YSK’nin seçmen listelerini askıya çıkarmasının ardından batıda birçok yerde AKP üyelerinin adreslerinde onlarca kişinin kaydının olduğu ortaya çıkarken, Kürt illerinde binlerce asker, polis, kamu görevlisi, korucunun kaydının şehir merkezlerine taşındığı ortaya çıktı. Birçok yurttaşın kaydının ise silindiği belirtiliyor. Seçmen listeleri şimdiden seçim güvenliğine gölge düşürürken, Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan asıl mağdurun kendileri olduğunu iddia etti.

  • HDP Batman Milletvekili ve eski YSK temsilcisi Mehmet Rüştü Tiryaki, özellikle Kürt coğrafyasında yoğun olarak görülen şaibeler dair çalışmalarını şöyle özetledi: “YSK’ya bu tür adres taşımalarına dair başvuru yaptık. YSK başvurularımız ardından tüm ilçe seçim kurullarına şüpheli adres nakillerinin araştırılması için talimat verdiler. Biz aynı daire içerisinde 6 farklı soy isim olan 60 kişinin kayıt yaptığını tespit ettik. Hatta Siirt’te 700, 400, 600 seçmenin tek bir adrese kayıt yaptırdığını gördük. Gerçi orası için askeri personelin olduğu bölge dediler ama itirazlarımızı yapıyoruz. Henüz bir karar alınmış değil. Ama takipçisiyiz ve gerekli girişimleri yapıyoruz”…[41]
  • 31 Mart 2019 yerel seçimlerinin temel sorunlarından olan yığma seçmen sayısı 53 bin kişi civarında.[42]
  • İçişleri Bakanı Süleyman Soylu, “26 doğu ve güneydoğu ilimizde 37 bin 710 adres değişikliği haksız, gerçeğe uygun olmayan şekilde yapılmıştır,” dedi.[43]
  • Erdoğan’ın 24 Haziran seçimlerinde yüzde 100 oy aldığı 500 sandığın Urfa, Sivas, Erzurum, Adıyaman, Bayburt, Çorum ve Malatya illerinde yoğunlaştığı belirlendi. 500 sandık üzerinde yapılan seçmen hareketliliği incelemesinde sandıkların 147’sinde seçmen artışının yüzde 10’un üzerinde olduğu, 61’inde seçmen artışının yüzde 50’nin üzerinde olduğu, 27’sinde ise seçmen artışının yüzde 100’ün üzerinde olduğu tespit edildi. Türkiye genelindeki artış ise yüzde 1.9 düzeyinde… Dikkat çeken artış oranları Gümüşhane’nin Merkez ilçesine bağlı Yukarıyuvalı köyünde yüzde 761, Elazığ’ın Baskil ilçesine bağlı İçlikavak köyünde yüzde 490, Gümüşhane’nin Kelkit ilçesine bağlı Dölek köyünde yüzde 451.4, Malatya’nın Darende ilçesine bağlı Göllüce mahallesinde yüzde 375.6, Ankara’nın Haymana ilçesine bağlı Yergömü mahallesinde yüzde 300, Çankırı’nın Şabanözü ilçesine bağlı Çerçi köyünde yüzde 275,5, Gümüşhane’nin Kelkit ilçesine bağlı Cemalli köyünde ise yüzde 215 oranında oldu.[44]
  • YSK Başkanı Güven seçmen listeleri ile ilgili tüm iddiaların asılsız olduğunu belirtip, “Mükerrer seçmen de sahte seçmen de yok,” dedi. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın açıkladığı “504 bin üyemiz listelerde yok” sözlerine ise yanıt vermeyen Güven 56 bin kişinin ise hatalı adres bilgisinden dolayı kayıtlarının dondurulduğunu açıkladı. Listelerin seçimden bir hafta öncesine kadar kontrol edileceğini söyleyen Güven 100 yaş üzeri seçmen sayısının ise sadece 7 olduğunu söyledi.[45]
  • Bu seçilmede özellikle kolluk kuvvetlerinin örgütlü biçimde AKP için seferber edildiği görülüyor. Mardin’de 4 Ocak 2019’da Demokratik Bölgeler Partisi (DBP) yönetimindeki Büyükşehir Belediyesi’ne kayyum olarak atanan Vali Mustafa Yaman’ın organizasyonunda, ilçe belediyelerine atanan tüm kayyumlar, muhtarlarla bir araya gelerek AKP’ye oy istedi. Toplantıya, jandarma komutanı ve AKP milletvekilleri de katıldı.[46]
  • “Iğdır merkez ilçesindeki 38 odalı Polis Evi’ne 374 seçmen kaydının taşındığı ortaya çıktı.[47]
  • “Çukurca’daki kolluk güçlerinin sayısı, seçmen sayısını geçti.”[48]
  • Urfa’nın Halfeti ilçesine kaydırılan 3 bin 187 seçmenin bin 847’sinin 20 dairelik polis lojmanında ikamet ediyor olarak gösterildiği ve Viranşehir ilçesine de toplam 32 ilden 2 bin 250 kişinin kaydırıldığı ve bin 262 seçmen kaydının ise silindiği ortaya çıktı… Ayrıca Viranşehir Mardin yolu üzerinde bulunan 55 yatak kapasitesine sahip Öğretmenevi’nde 121 seçmen kaydı olduğu belirlendi.[49]
  • “20 Dairede 1847, su kuyusunda 20 seçmen var.”[50]
  • İzmir Foça’da seçmen sayısının yaklaşık 5’te 1’i oranında yeni seçmen listelere eklendi. İlçeye gönderilen 4 bin 2 uzman kursiyer, seçmen listelerinde askıya çıktı. Üstelik daha önce kurs görüp gidenler de listeden düşürülmedi. Böylece ilçede 22 bin civarındaki seçmen sayısı 26 bin 31’e yükseldi.[51]
  • CHP Üsküdar İlçe Başkanlığı, “7 bin seçmenin burada yaşamadığını, öldüğünü ya da göçtüğünü tespit ettik” açıklaması yaptı.[52]
  • CHP Bahçelievler ve Üsküdar ilçe başkanlıkları, bölgelerindeki sahte seçmenlerle ilgili ilçe seçim kuruluna başvurdu. Bahçelievler’de 1100 sahte seçmenden yaklaşık 600 tanesi silinirken, Üsküdar’da aralarında top sahası da bulunan sahte seçmenlerin kayıtlı olduğu yerlere yapılan itiraz reddedildi.[53]
  • Adalar’da boş arsalara seçmen yazan AKP, sahteciliğin ortaya çıkması üzerine misilleme yaptı. İstanbul’un Adalar ilçesinde CHP İlçe Örgütü’nün sahte oyların önüne geçmek amacıyla yerel seçimlerde oy kullanacak 714 seçmen için yaptığı itiraza karşı misilleme yapan AKP, yazlıkçı yurttaşlar için İlçe YSK nezdinde itirazda bulundu.[54]
  1. II) YEREL SEÇİM(LER)İN (SAĞCI) CHP’Sİ

“CHP sağa yönelerek mi büyüyebilir, yoksa solu yeniden tanımlayarak mı?”[55] türünde sahte ikilemler ekseninde yenilenmeyip, kendini tekrarlayarak sağcılaşan bir CHP’nin demokratik bir yapısı (ve niteliği) olmadığı “sır” değildir.

Tıpkı CHP’nin “demokratik” bir parti olmadığı gibi… “Nasıl” mı?

Örneğin CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, “düz milletvekili” olduğu dönemde demokratik tüzük konusunda herhangi bir mücadele içinde yer almadı. Seçimler öncesinde sürekli olarak “Seçimlerden sonra ilk işimiz demokratik tüzük” mesajı verdi. Ancak “kongrelerde delege yapısı değiştirildikten sonra” tüzük kurultayı toplamak istediğinden, muhaliflerin 362 imzası gelinceye dek tüzük kurultayı için acele etmedi.[56]

Bunun yanında bir zamanlar, “Kemal Kılıçdaroğlu lider olmalı lider! Kimse kızmasın, tıpkı Recep Tayyip Erdoğan gibi,”[57] diyebilen en yakınındakileri bile, “CHP, solcuları, sosyalistleri görmezden geliyor, aldıkları oy oranına bakarak. Oysa yanılıyor,”[58] demek zorunda bırakan istikrarlı sağcılaşmasıyla CHP’de “illegal” bir AKP “sempatisi” vardır.

CHP’nin tepesindeki “sağa yönelerek kazanma” anlayışı;[59] “İstanbul Belediye Başkan adayı Ekrem İmamoğlu, Erdoğan/ AKP iktidarının yıllardır uyguladığı ayrıştırıcı, dışlayıcı, suçlayıcı ve hatta düşmanlaştırıcı stratejisine karşı “herkesi kucaklayıcı” bir strateji izliyor,”[60] ambalajıyla sunulmaya kalkışılsa da “CHP ne yapıyor?” sorusu orta yerde durmaktadır!

“CHP’nin seçim stratejisinin, zıtlaşmadan her kesimi kucaklamak olduğu” söylemi ilk anda kulağa “hoş gelebilir”; ama onlar bu işi “yasayı uygulamamak, Meclis Başkanı’nın takdiridir,”[61] demeye vardırdı![62]

Evet, “CHP, AKP’ye benzemediği için başarısız” anlayışından malûl sağcılık, “Herkes için CHP”[63] sloganıyla kristalize olurken; “Herkes” kelimesi toplumun tüm kesimlerinden oy almayı hedefleyen bir kitle partisinin masumane özlemlerinden çok, hedef kitle ve ideolojik konumlanış bakımlarından kararsızlık içindeki bir partinin reel politik çaresizliğini ifade etmektedir.

Kaldı ki siyaset sosyolojisinde bir parti varlığını, diğer partilerle arasındaki farkı ortaya koyarak açıklar, onlarla benzerliklerini vurgulayarak değil! CHP, bu temel kuralın ayırdında olmadan, “karşı mahalle”de sevilme arzusudur. CHP liderliği, bir seçmen grubunu “karşı mahalle” olarak tanımladıktan sonra, öncelikle kendi seçmen grubuna değil de ona hitap etmeyi onun tarafından benimsemeyi arzuluyorken; kaçınılmaz olarak da, AKP’nin kurduğu kültürel alan hâkimiyetini sorgulamak bir yana, adeta o alana dahil olmaya çalışmış oluyor.

CHP’nin Mustafa Sarıgül, Ekmeleddin İhsanoğlu ile yaşadığı deneyimler şahsında, iktidardaki İslâmcı muhafazakâr partinin oy tabanına oynamaya kalkışırken; ne ise o olmaktan çıktığına tanık olduk.[64]

Böylelikle de CHP kendine özgü yeni bir yol aramak yerine, “ince politika” ya da “triangulation” (siyasi yelpazenin iki ucunun dışında ve bunların ortasının üzerinde bir konum oluşturmaya çalışmak) yapıyorum derken, AKP döneminde oluşan “algı kilitlerinin”, “patika bağımlılığı”nın, kısacası AKP’nin dini referanslarla konuşma eğiliminin, genişlemeci dış politika fantezilerinin etkisi altında kaldığını[65] gördük.

Mesela Genel Başkan Kılıçdaroğlu’nun, dünyayı değiştiren bütün peygamberlerin devrimci olduğunu belirterek, “Hazreti Muhammed tarihin gördüğü en büyük devrimcidir. Yeni bir çağ açmıştır.”[66] “Bana göre bütün peygamberler devrimcidir, dünyayı değiştirmişler. Hz. Muhammed, tarihin gördüğü en büyük devrimcidir. Yeni bir çağ açmıştır. İslâmiyet’in başlangıç yıllarına bakalım. Geliştirilen bilim, Ortaçağ’ın Rönesans’ına kaynaklık etmiş. Sormamız gereken soru şudur; ‘Neden şimdi Avrupa veya batı bizden çok daha ileride?’ Bunun sorgulanması lazım. Eğer sorunun yanıtını bulabilirsek emin olun çok şeyi çözmüş oluruz, çözmek zorundayız,”[67] demesi, vb.’leri gibi…

Kim nasıl “izah etmeye” kalkışırsa kalkışsın; CHP’yi sağa çekip, muhafazakâr isim ve kesimleri partiye getirerek, neo-liberalizm karşısında sessizliği tercih eden politika(sızlık)lar tesadüf değildir.

Mesela HDP ve Kürtler hariç her kesimle temas edeceği mesajını veren[68] CHP’nin İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Adayı Ekrem İmamoğlu’nun, “İstanbullu olarak Sayın Cumhurbaşkanı bizi dinlese oy verir,”[69] demesi gibi…[70]

Mesela Hopa ve Şavşat Belediye başkan adaylarının, bütün halkın katıldığı seçimle belirlenmesi önerilerinin CHP yönetimi tarafından kabul edilmediğini belirten ÖDP Başkanlar Kurulu üyesi Alper Taş’ın, “İyi örneklerden korkuyor,”[71] ifadesindeki üzere…

Özetle “Bir ideoloji ancak karşıt bir ideoloji tarafından yenilgiye uğratılabilir,”[72] gerçeğine yabancılaşmış CHP’de “Büyüyeceksen sağ kanattan, AKP’ye oy verenlerden oy alacaksın. Başka kim var ki seçmen olarak!” anlayış(sızlığ)ı egemendir.

“Bunun için de bu seçmenin, nabzını tutacaksın, onun inançlarına tercihlerine yöneleceksin, inanmasan da türban takacaksın, milliyetçilikse milliyetçilik, fetihçilik ise fetihçilik vb…” Sağ kanadın, iktidarın ve medyacı destekçilerinin yıllardır CHP’nin kafasına vurduğu “Milletin değerleri” hikâyesini benimseyeceksin; bunun aktif tarafı olacaksın!

Bu durumda “CHP’nin yerel seçimde de cumhurbaşkanlığı seçiminde de soldan kaçarak güç bulmaya çalıştığını” belirten ODTÜ Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi Öğretim Üyesi Doç. Dr. Necmi Erdoğan’ın, bunun “solu ve solun temsil ettiği değerleri gayrimeşru gösteren yeni sağ-İslâmcı kırması hegemonyaya teslim olmak, onun dümen suyuna gitmek” anlamı taşıdığına dikkat çekmesi boşuna değildi.[73]

Kaldı ki CHP PM Üyesi Ali Şeker, “İYİ Parti’ye bırakılan yerler dışında CHP listesinden aday gösterilen bazı isimlere bakıldığında görünen tablo ortada. Ya sağ partiye doğrudan anahtar teslim ediliyor ya da yarın bir gün anahtarı kolaylıkla sağa teslim edecek isimler gösteriliyor. Adaylarda ille de bir sağ geçmiş aranarak parti, geçmişinden koparılıyor, sağın hükümranlığı pekiştiriliyor. Aday göstermeyerek sağ bir partiyi işaret etmek ya da kendi adayımız olarak sağdan isimleri göstermekle ‘sağın alternatifi sağ’ algısı yaratılıyor,”[74] demesi de bu soruna işaret ediyordu.

“CHP Ülkücü bir çizgiye geldi de biz mi bilmiyoruz?” sorusunu dillendiren İhsan Çaralan’ın işaret ettikleri de bu tespiti doğruluyor: “Grup toplantılarında kimi ilginç açıklamalara da tanık olduk. Bahçeli kürsüden, ‘Biz de gericiyiz!’ diyerek itirafta bulundu. Akşener ise haftalardır halkı ‘ittifak yapıyoruz’ diye oyaladıkları CHP ile yapılanın ‘İttifak değil bir seçim iş birliği’ hatta ‘hiç bir şey’ olabileceğini söyleyerek, partisindeki ‘ülkücü damar’ın tansiyonunu tuttuğunu gösterdi.

Kılıçdaroğlu ise, MHP’deki ülkücülere mesaj vermekte bir adım daha atarak, CHP’ye oy veren kesimleri şaşırtacak bir açıklama daha yaptı

Bahçeli’nin, ‘Cumhur İttifakı’ öncesinde, ‘Her Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı Cumhurbaşkanı olabilir ancak Recep Tayyip Erdoğan olamaz’ demeye varan eleştirileri ile bugün Erdoğan’ın ‘can simidi’ olma durumunu karşılaştıran Kılıçdaroğlu, ‘Biz birilerinin önünde diz çöküp yalvarmayız, o nedenle ülkücü kardeşlerime tek bir sözüm yok. Onların başımın üzerinde yeri var. Ama partisine sahip çıkmayanları kendi sözüyle vurmak zorundayım. Ülkücü kardeşlerimin vatan bayrak sevgisi bizde de aynen vardır…’dedi ve vatan-bayrak sevgisini ülkücülerle aynı çizgiye çekti.

Ülkücülere şikâyet edilen MHP’nin Genel Başkanı! MHP’ye sahip çıkması istenenler de ülkücüler! Ki, o ülkücülere Kılıçdaroğlu, ‘ülkücü kardeşlerim’ demekle kalmıyor, onlarla ‘Aynı vatan ve bayrak sevgisine sahip olduklarını’ da söylüyor.

Evet, bir partinin yönetimi ile tabanındakiler ya da o partiye oy veren emekçiler aynı değildir. Bu yüzden de bir siyasi partinin (Hele de emekten, demokrasiden yana bir parti olduğunu iddia ediyorsa) MHP’ye oy veren işçileri, emekçileri uyaran çağrılar yapması elbette gereklidir…

Ama çağrı, şoven milliyetçi partinin ırkçı-milliyetçi ideolojisi üstünden yetiştirilen ülkücülere, kendisine sosyal demokrat diyen (emekten ve demokrasiden yana) olduğunu iddia eden partinin lideri tarafından yapılıyorsa, ‘Ülkücü kardeşlerimin vatan bayrak sevgisi bizde de aynen vardır. Biz vatan sevgisine sahibiz’ deniyorsa, bu açıkça ırkçı milliyetçiliğe çanak tutan, şovenizmle uzlaşmaya kapı açan bir çağrı olur. Dolayısıyla bu çağrıyı yapan, aynı zamanda CHP’nin ülkücülüğe açık bir parti hâline geldiğini de iddia etmiş olmaktadır.

Çünkü ülkücülük; sosyal-sınıfsal bir toplumsal kategori değil, milliyetçiliği Turancı-ırkçı milliyetçiliğin ‘9 Işık’ anlayışı etrafında, ‘Bozkurt Efsanesi’yle cilalayıp, İslâmcılıkla da harmanlayarak oluşturulmuş, son yarım yüzyıl içinde de MHP tarafından temsil edilen siyasetin militan gücü olarak eğitilerek örgütlenen bir ideolojik-siyasi yapılanmadır. Bu yüzden de ülkücülere ‘Ülkücü kardeşlerim’ demek, ‘Ülkücülerle aynı bayrak ve vatan sevgisine sahibim’ demek ‘Ben ülkücü saflardayım’ demekle eş anlamlıdır.

Yani ‘ülkücü’, MHP’ye oy veren bir emekçi ya da halktan herhangi vatandaşlar değil, MHP’yi var eden ideolojik-siyasi yapılanmanın ‘militan gücü’dür. İçlerinde elbette emekçi olanlar, ülkücülüğü iyi bir şey, vatanseverlik olarak görenler de vardır. Hatta çoğunluk böyledir de diyebiliriz. Ama ‘ülkücülük’ve ‘ülkücüleri’ belirleyen asıl şey bunlar değildir.

Ülkücülüğe bir biçimde bulaşmış ya da öylesine kendisini ülkücü olarak gören emekçileri kazanmanın yolu; sosyal demokrat partinin başkanının yaptığı gibi ‘Biz de ülkücüyüz’ demek anlamına gelen ülkücülük övgüsü değildir. Tersine onlara ülkücülüğün ne olduğunu, işçi ve emek davasına, gerçek vatanseverliğe, demokrasiye ne kadar yabancı, hatta düşman bir ideolojik-siyasi tutum olduğunu göstermektir.

Kılıçdaroğlu MHP’yi eleştirirken İYİ Parti ile CHP iş birliğine sıcak bakmayan ‘ülkücü damara’ mesaj vermek isterken; ele aldığı tarz nedeniyle en başta CHP’ye oy veren, MHP ya da İYİ Parti’de egemen olan ırkçı milliyetçiliğe karşı olan önemli bir toplumsal kesimle de partisinin arasını açmış oluyor. Elbette onun bu tarzı, Kürt halkıyla da araya mesafe koyma anlamına geliyor.”[75]

Bunlar böyle olunca Güven Gürkan Öztan’ın, “Parti sağa doğru çekmekten, İslâmcılara ödün vermekten kurtulamadı, iktidar olma yolunun sağın diliyle konuşmaktan geçtiğini düşünenler partiyi olduğu yere çiviyle çaktı,”[76] notunu düştüğü güzergâhta “CHP liderliği partiyi adeta bir ötanazi sürecine sokuyor!”[77]

Bunun nedeni milletvekili Engin Altay’ın, “Devleti kutsadık, vatandaşı unuttuk… CHP kendini değişime ve yenileşmeye kapattı,”[78] türünde saptamaların ötesinde CHP’yi CHP yapan varlık nedenidir.

Söz konusu varlığıyla CHP “Sola umut vermiyor” vurgusuyla ekler Prof. Dr. Mete Tunçay: “Kaç kere değiştiği söylendi. Ama değişirse, CHP olmaktan çıkar…”[79]

CHP, CHP’dir asla fazlası ve ötesi olamaz; gelgitleri içinde CHP’nin sorunu kişiler değil; onu var eden ilkelerdir; yani CHP’de her şey “eski hamam eski tas”ken; “tellakların değişmesi” hiç bir değişime yol açmaz; ne demişti Cemal Süreya? “CHP’ye karşı CHP’li”![80]

III) HDP (VEYA “RADİKAL DEMOKRASİ”!) FASLI

“60-70’lerin TİP’i günümüzde HDP’dir,”[81] gibi “saptamalar”dan özellikle kaçınılması gerekirken; tartıştığımız duruşun kendisini “radikal demokrat” olarak tanımlamasıdır ki, 60-70’lerin TİP’inin bundan farkını bilmeyen yoktur!

“HDP niye etkili siyaset yapamıyor?”[82] sorusunun yüksek sesle dillendirildiği tabloda; soru(n)ları tarif edilen çizgi ve pratiğinde aramak kadar doğal bir şey olmaz…[83]

Fırat Aydınkaya’nın da belirttiği gibi, “Kürt hareketinin biraz da Boockhin’ci teori ile paslaşarak Öcalan’ın çizdiği ideolojik hat içinden Kürtlere iki model sunduğunu görüyoruz: ‘Demokratik özyönetim/özerklik ile Özgür ve Demokratik Belediyecilik’… Geldiğimiz noktada Kürt hareketi, Kürt toplumuna nasıl bir yönetim modeli önerdiğini yeniden düşünmek zorunda…

Ortaya çıkan sonuç, sistem karşıtı hareketlerin şaşmaz kuralının burada da işbaşında olduğunu görmemiz gerekiyor, yani sistem dışı hareketlerin iktidarla sınandığında girdiği türbülans ve siyasal patoloji Kürt hareketini de esir almış durumda. Diğer bir ifadeyle Kürt hareketinin Kürtler için önerdiği modellerin Kürtleri özgürleştirmediğini ve demokratikleştirmediğini cesur bir şekilde tespit etmemiz gerekiyor. Önerilen modellere gömülen ‘özgürlük teorisi’nin beraberinde yıllarca onarılamayacak bir anti-siyaset dalgasını estirdiği açık.”[84]

Bu(nlar) böyleyken; yerel seçimler takviminde, HDP için esas gündem, matematiksel hesaplar üzerinden güdülen çok bileşenli aday tartışmalarından ziyade, gerçek anlamda yönelecek bir program ve onun pratiği olmalıdır. HDP’nin “yalpalamalar”ını salt karşı karşıya olduğu, gerçekten de ağır siyasal baskılar, keyfîlik ve zorbalıkla açıklamak yeterli değildir. Bunun için, HDP’nin “kurucu ilkesi” derkesine getirilmiş “radikal demokrasi” tezlerine biraz daha yakından bakmak gerekecektir.

Evet “HDP deyince rafine bir örgütten bahsetmiyoruz elbette, içerisinde birçok duruş ve perspektifi barındıran, kurumsal olarak olduğu gibi sınıfsal olarak da çok bileşenli bir partiden söz ediyoruz.

  1. yüzyıl sonlarının koşulları üzerine şekillendirilen, Chantal Mouffe ve Ernesto Laclau’nun geliştirdiği radikal demokrasi projesi ve Bookchin’in komünalizm ve Demokratik Özerklik-Demokratik Belediyecilik tezinin sentezi üzerinden inşa edilen HDP programı söz konusu sentezi bize sunuyor.

Mouffe ve Laclau, Marksizm’i eleştirip post-Marksist bir düzleme yerleşerek, devletsiz demokrasi hedefi üzerinden, farklı mücadele dinamikleri arasında eşdeğerlilik geliştirir, hiyerarşik toplumsal kastlaşmaya karşı hiyerarşiden arınmış yeni yaşam alternatifi öngörüsü yapar ve solu ‘kimlik siyasetine yönelmeye’ çağırır. Hedef, mevcut sisteme içkin yapı ve yöntemlerle, liberal demokrasi ile uyumlu bir ‘sosyalizme’ ulaşmaktır.

HDP, öncülü olan yapı ve partilerin geçirdiği değişim dönüşümler ve siyasal alanda yaşanan kritik evrelerde geçilen uğraklarla birlikte, programını radikal demokrasi ve demokratik özerklik sentezi üzerine oturtur, söylemini de bu çizgiden kurar. Bookchin’in ‘belediyecilik ve yerellik’ üzerine tezlerinin de, coğrafyaya uygun bir sentezleme ile programa içerildiğini gözleriz.”[85]

Bu post-modern hattın ne olduğu ise bir “sır” değildir; şöyle ki: 1980’li yıllarda Ernesto Laclau ve Chantal Mouffe’un kaleme aldığı çalışmayla[86] siyasi ideolojik alana giren radikal demokrasi kavramı (ve söylemi), “Marksizmin krizde olduğu” tespitinden hareket eden post-yapısalcıların tartışmalarını sürdüren post-Marksist yazarın “iddiaları”ndan hareket eder.

Bu tezin beslendiği siyasal kaynakların başında Avro-komünizm gelir.

Post-yapısalcıların ekonomi ile politika ve ideoloji arasındaki bağı kopararak ele alan yaklaşımları ise radikal demokrasi tezinin ideolojik arka planını hazırladı.

Laclau ve Mouffe’un söz konusu “iddialar”ı, “Marksizmin Krizi” tezini temel alıp; onu eleştirmekle işe başlarlar. Ancak ele aldıkları konularda Karl Marx, Friedrich Engels, V. İ. Lenin’le bir tartışma yürütmezler. Onların söylemleri, eylemleri ve yapıtlarından yola çıkmazlar. Hatta bundan özellikle kaçınırlar. Marksizmin ikinci, üçüncü el yorumcularının kaba indirgemeci, revizyonist, çarpık söylemlerini esas alarak, bu hataları Karl Marx, Friedrich Engels, V. İ. Lenin’e atfederek kendi eleştirilerine dayanak yapmaya çalışırlar. Dolayısıyla Marksizm okumaları ve buna dayandırdıkları konumlar, keyfi ve seçmeci (eklektik) bir tarzdadır.

Mouffe ve Laclau, bu çalışmalarında radikal demokrasiyi sözde sosyalist bir strateji olarak önerir. Bunu yaparken de evvela işçi sınıfı ile sosyalizm arasındaki bağı keser. Gelişen işçi sınıfı dünya devrimine yürüyemeyip bozguna uğramış ve aksine kimlikçi hareketler yükselmişse, demek ki sınıf çelişkisi ile politika ve ideoloji alanları arasında zorunlu ve belirleyici bir ilişki yoktur – her biri özerk alanlardır. Bundan hareketle, sosyalizmde temel çıkarların ekonomik süreçlerdeki belli konumlardan (mesela ve özellikle işçi sınıfının üretim sürecindeki yerinden) mantıksal olarak çıkarılamayacağını iddia edilir. Dolayısıyla işçi sınıfı ile sosyalizm arasında doğrudan ve tarihsel olarak ortaya çıkmış, nesnel çıkarlara dayalı bir ilişki kurulamayacağı sonucuna varılır. Diğer yandan, gelişen ve karmaşıklaşan kapitalist üretim süreçlerinin işçi sınıfını parçaladığı, alt kimliklere (özne-konumlarına) böldüğü ve işçi sınıfının artık ortak sınıf çıkarlarını birleştiren bir sınıf olmaktan çıktığı, dolayısıyla nesnel çıkarı sosyalizmde olan bir proletaryanın olamayacağını savunulur.

Politikanın öznesi olan bu özne-konumları, barış eylemleri, LGBTİ’ler, çevreciler, feministler, etnik azınlıklar, inançsal topluluklar, öğrenci gençlik gibi doğrudan temel sınıf çıkarlarına karşılık gelmeyen değişik toplumsal grupları içerir. Bu özne konumlarının/ kimliklerin karakteristik özellikleri nesnel çıkarları temelinde oluşmaz. Zaten ezilen kimliklerin ve toplumsal kesimlerin mücadeleleri ve talepleri de onların evrimleriyle ilişkili değildir. Mücadeleleri, üzerlerindeki tahakkümü baskı olarak hissetmelerine sebep olan söylemsel bir pratikte ortaya çıkar. Diğer bir deyişle, mücadele ve kimlikler söylem ile kurulur. Diğer toplumsal mücadeleleri birleştiren bir hegemonik söylem olarak sosyalizm ile işçiler arasında doğrudan bir ilişki olmadığı savunulurken, sosyalizm söylemlerini hegemonik hâle getiren diğer özneler ile işçi sınıfı arasındaki fark görülmez. Zira onlara göre toplum da sosyalizm de söylem yoluyla kurulan bir olgudur ve her özne diğerleriyle girdiği hegemonik ilişki içerisinde tanımlanır. Toplumsal, siyasal varlığından koparılmış ve hiç bir zaman tam olarak oluşamayan kararsız, ilişkisel/göreceli bir toplum ve toplumsal kimlik tarifi yapılır.

Bu çerçevede, Laclau ve Mouffe, radikal remokrasi tezinin merkez kategorisi olarak hegemonya kavramını yeniden kurarlar. Antonio Gramsci’nin hegemonya kavramı ve kuramını kendilerine daha yakın bulan yazarlar, kavramın içeriğini ve işlevini bütünüyle değiştiren iki temel revizyon yaparlar. İlk olarak, Leninist hegemonya anlayışını esas alan Gramsci’nin hegemonya perspektifinde temel ve merkezi rol oynayan işçi sınıfı ayrıcalıklı konumundan indirilir ve toplumdaki diğer öznelerden herhangi biriyle aynı düzeyde sosyalizm söyleminin eklentisi hâline getirilir. İkinci olarak, hegemonyayı kuran burjuva devlet ve kapitalist rejimin zorunun belirleyici olduğu koşullarda karşı-hegemonya kurmanın ve geliştirmenin yolunun devrimci zorun örgütlenmesinden geçmesine rağmen, sosyalist bir strateji olarak devrimci zor reddedilir.

Laclau ve Mouffe’un, Marksist-Leninist hareketlerin, dünden bugüne, ne teorik-ideolojik zeminde ne de politik bazda görmezden gelmediği, aksine bütünsel bir strateji ve programla, kapsayıcı temelde ilişkilendiği ezilenlerin devrimci, demokratik ve ortaklaştırıcı mücadele deneyimlerini inkâr ederler. Lakin önerdikleri radikal demokrasi stratejisi ve hegemonya anlayışı bu toplumsal mücadele dinamiklerinin nasıl bir araya getirileceğini söylemez. Kendiliğindenciliğe bırakır.

Radikal demokrasi stratejisi özerklik, özyönetim, otonomi gibi vurgular da taşır. Bir sosyalist strateji olma iddiası taşısa da, işçi sınıfına vaadi yerel “işçi özyönetimleri”dir. Bu bahiste devrim yoktur. Politikayı ve ideolojiyi ekonomiden kopartarak ele alıp, sermayeyi, burjuva devleti ve sömürü ilişkilerini, özel mülkiyetçi düzeni politik mücadelenin ufkundan çıkartırlar. Sosyalist siyasetin özel hedefinin kapitalist üretim ilişkilerinin ortadan kaldırılması olduğu ve bunun politik bir devrimle yapılmasının zorunluluğu da reddedilir. Burjuvazinin işçi sınıfı ve ezilenler üzerindeki diktatörlüğü olan burjuva devlete ve genel olarak devletin sınıfsal temeline dokunmayan yazarlar, burjuvazinin devlet aygıtının parçalanarak yerine proletaryanın devrimci diktatörlüğünün kurulmasını da demokrasiyle uzlaşmaz karşıtlık biçiminde tanımlarlar ve olumsuzlayarak reddederler…

Radikal demokrasi esasen liberal demokrasinin ezilenler, yönetilenler konumundan savunumudur ve ufku sivil toplumculukla sınırlıdır.[87]

Ve nihayet Erol Katırcıoğlu’nun,[88] “Kapitalizmin en önemli sorunu, her geçen gün, az sayıda insanın çok sayıda insanın hayatlarıyla ilgili kararlar alabiliyor oluşudur… Kapitalizm, bir sistem olarak istikrarsızdır, krizlere açıktır ve o nedenle de insanların hayatlarıyla ilgili kararlara katılabilmeleri (yani demokrasi) krizleri aşmanın da en önemli koşuludur. Yerel yönetimlerin önemi de buradan gelir. İnsanların kendi yerellerinin sorunlarını çözmek için alınacak kararlara katılabilmelerinin önünün açılması merkezin karar alma alanının da daraltılması anlamına gelir. Böylelikle de merkezin alacağı kararların yanlış olma, yani toplumun çıkarlarıyla uyuşmama olasılığı azalır. Tersten söylersek yerellerde insanların kararlara katılabilmeleri kapitalist sistemin yarattığı krize gebe hâlin de zayıflatılmasıdır,”[89] ifadesindeki “sivil toplum”culukla siyaset yapmaya kalkışmanın önü kapalıdır! Bu “mantık” biraz daha ileri götürülecek olsa, sonu “kapitalizmi oy çokluğuyla ilga etmek mümkündür”e varır!

Çünkü “Ekonomik krizlerin yoğunlaşması, ekolojik krizlerin alarm vermesi ve gelir dağılımı adaletsizliğinin daha da artması gibi sorunlara kâr motifinin temel amaç olduğu bir üretim modeli içinde çözebilmek giderek olanaksızlaşıyor… Sol kanadı kırılmış bir demokrasi ekonomik krizle sınandığında, otoriterizmin yükselişine karşı duramaz… ‘(Neo)liberal demokrasi’ tabiri, baştan beri bir oksimoron idi. Bir başka ifade ile bu tabir, birbiri ile zıt anlamlı kelimelerin birleşiminden oluşuyor. Devam edersek, neo-liberalizmin varlık nedeni, ekonomik demokrasiyi tasfiye etmektir. Neo-Liberalizm, örgütlü emeğin toplumsal, kültürel, örgütsel, ideolojik ve siyasal gücünün kırılmasına dayanıyor.”[90]

Bir kez daha tekrarlayalım: “Demokratik kapitalizm” bir yalanken, “Sürdürülemez kapitalizm” gerçeğin ta kendisidir!

O hâlde Veysi Sarısözen’in, “Kürt sorunu yalnız ve basitçe bir ‘kimlik’ sorunu değil. Kimlik sorunu, birbirinden farklı kimliklere sahip olup da, kimlikleri tanınmayan ya da aşağılanan ya da önemsenmeyen herkesin sorunudur… Kürt sorunu, aynı zamanda Ortadoğu sorunudur ve Ortadoğu dünya durumunu etkilediği ölçüde de evrensel çapta bir sorundur”;[91] Ömer Ağın’ın, “Kürt sorunu bir emek hareketi sorunudur.”[92] “Kürt paradigması global bir mücadele yoludur ve barışseverlerin şiarı ‘Kürt paradigmasını’ yaşamla buluşturmak olmalıdır. Günümüzün barış mücadelesi bundan başkası değildir,”[93] türünde abartılarını bir kenara bırakarak “Kürt Meselesi”nin (Ortadoğu’ya mündemiç bölgesel bir) ulusal sorun yani anti-sömürgeci ulus inşası olduğunun altını çizerek, V. İ. Lenin’in uyarılarını anımsamak “olmazsa olmaz”dır:

“Bugünkü emperyalist çağda dünyadaki sosyalistlerin çoğu, başka ulusları ezen ve bu durumu geliştirmek için çaba gösteren ulusların üyesidir. Bu nedenledir ki, gerek barış, gerek savaş zamanında, ezilen ulusların ayrılma özgürlüğünden yana propaganda yapmayan bir sosyalistin, gerçekte sosyalist ya da enternasyonalist olmadığını, yalnızca şövenist olduğunu ilan etmediğimiz sürece, ‘toprak ilhaklarına karşı savaşımımız’ anlamsız kalacak ve sosyal-yurtsever bağnazları hiç ürkütmeyecektir. Hükümet yasaklarına karşı meydan okuyarak, yani özgür, yani yasadışı basında böyle bir propaganda yapmaya yanaşmayan ezen ülke sosyalisti, uluslar için eşit hakların ikiyüzlü savunucusundan başka bir şey değildir.”[94]

“Bize deniyor ki: Ayrılma hakkını destekleyerek, ezilen ulusların burjuva milliyetçiliğini destekliyorsunuz. Şöyle yanıt veriyoruz: Hayır. Burada tam da burjuvazi için ‘pratik’ çözüm önemlidir, oysa işçiler iki eğilimin ilkesel olarak birbirinden ayrı tutulmasına önem verir. Ezilen ulusun burjuvazisi ezenlere karşı mücadele ettiği ölçüde, biz her zaman ve her durumda herkesten daha kesin bundan yana olacağız, çünkü biz baskının en güçlü ve en tutarlı düşmanlarıyız. Ezilen ulusun burjuvazisi kendi burjuva milliyetçiliğini temsil ettiği sürece, biz ona karşı dururuz. Ezen ulusun ayrıcalıklarına ve diktatörlüğüne karşı mücadele ederiz ve ezilen ulusun ayrıcalıklar elde etmeye yönelik herhangi bir çabasına hoşgörü göstermeyiz.”[95]

Bu(nlar) böyle olunca da; “Çözüm sürecini savunmak farklı şeydir, çözüm beklenticiliği yaratmak farklı. Daha açık ifade etmek gerekirse, bugün çözüm beklenticiliği yaratarak iktidarın Kürtler üzerindeki siyasi etkisinin artmasına hizmet etmek, yerel seçimlerde Kürt illerinde AKP’nin elini güçlendirir,”[96] uyarısından mülhem hâlin soru(n)larını da görmezden gelemeyiz; gelmemeliyiz de!

“Yetmez ama evetçi” başkanlı HDP’ye ilişkin iki adet örnekle yetinelim; ilki, “yeniden suç işlemekten çekineceği yönünde kanaat oluşturan” liberaller ile karşılıksız aşk![97]

İkincisi de; “Antikapitalist Müslümanlar”ın, ‘I. İslâm ve Sol Çalıştayı’na katılan HDP Milletvekili Ayhan Bilgen’in, “İslâm ve Sol’un bir araya gelmesi için kimsenin kimseye kavram dayatması yapmaması lazım,”[98] ifadesindeki omurgasızlık! (Mesela toplumcu laiklik bir “dayatma” değil, ilke olduğu gibi…)

Hayır; “Kürtlere musallat olan evrenselci kurtuluş ideolojilerine iki önemli örnek sosyalizm ve İslâmcılıktır. Her iki ideolojik çizginin Kürtlere kısmi de olsa zararı Kürtleri görünmez, Kürtlüğü ise lüzumsuz hâle getirmeleridir… Özetle, Kürt, kendinden ve kendi için ‘başlama’ ödevini ihmal ettiği için herkesten ve herkes için olan ‘bitirme’ görevinde ‘Kürt Mehmet’ olarak nöbete koş(ul)maktadır… Ortaya çıkardığı acı maliyete rağmen Kürtlere kazanım olarak nakde çevrilmemiştir ve çevrilmemektedir,”[99] diyebilen bir “mantık(sızlık)a”, lakayt kalabilmek hiç bir “gerekçe”yle, “izah”la mümkün değildir.[100]

Hâl buyken Karl Marx’ın, “Sofuluğa dayanan köleliği Luther, kuşkusuz onun yerine inanç köleliğini geçirerek yenmiş bulunuyor. İnancın yetkesini canlandırarak, yetkeye inancı kurmuş bulunuyor. Laikleri papaz çömezlerine dönüştürerek, papaz çömezlerini laiklere dönüştürmüş bulunuyor. Dindarlığı iç insan [insanın bilinci] durumuna getirerek, insanı dış dindarlıktan kurtarmış bulunuyor. Yüreği zincirlere vurarak, bedeni zincirlerinden çözmüş bulunuyor,”[101] uyarısından bi-haber “yeni birikim”cilerde şu hezeyanları sıralayabiliyor:

“İslâmcılık içerisinde AKP’den kopuşun çok yönlü gerçekleştiği, bu kopuşun bir yönünün muhafazakârlaşmaya, bir yönünün sekülerleşmeye doğru savrulduğu sıklıkla ifade ediliyor. Sahadan elde edilmiş herhangi bir bilgi olmamasına rağmen bu kopuşlardan birinin sol olduğunu düşünmek için birçok neden var. Bu kesim içerisinde milliyetçilik ile devletçilik üzerine inşa edilen dini söylemin enerjisini tüketmeye yüz tuttuğu ve solculuğun bir türünün Sünni dindarlar arasında karşılık bulmaya başladığı bir yerde, solun, yeni muhataplarına söyleyecek yeni bir şeyleri var mı?”[102]

Yazarın sözünü ettiği o “sahası meçhul” coğrafya neresi; ‘Barış İçin Akademisyenler Bildirisi’ne imza koymayanların Patagonya’sı mı? (Amin Maalouf’un, “Herkes ötekilerin duasını sustursun diye kendi tanrısına yakarıyordu,”[103] notunu düştüğü oradakilerin sola söylediği yeni söz ne ki acaba?)

Bu post-modern zırvalarla yol almak mümkün olmadığı gibi; ne olduğu da bir hayli müphem olan “yol”u tartışmak abes ile iştigal değilse; nafiledir.

Kökeni Latince olan “modern” sözcüğü, çağa ait olan, çağdaş olan, şimdiki zamana ait olan, geçmişte olmayan anlamına gelmektedir. Bu anlamda, insanlık tarihindeki her dönem, yaşandığı zaman diliminde, modern sözcüğü ile anlatılabilir. III. yüzyılda yaşananlar III. yüzyılda moderndi, X. yüzyılda yaşananlar X. yüzyılda moderndi, XVI. yüzyılda yaşananlar XVI. yüzyılda moderndi. “Post” sözcüğü “sonrası” anlamına geldiğine göre, “post-modern”, şimdiki zamandan sonrası, yani, gelecek anlamına gelmektedir. Bu durumda, henüz yaşanmamış olan, yani gelecekte yaşanacak olan bir zaman dilimi, şimdiki zamanı ve yaşanan bir çağı anlatmak için kullanılamaz.

Ancak “modern” terimi, anlamı değiştirilerek, belli ve sınırlı bir zaman dilimindeki belli bir kültürü, genellikle XVII. yüzyıldan XX. yüzyıla kadar Avrupa’da yaşanan dönemi ve kültürü anlatmak için kullanıldığından, “post-modern” terimi de, bu zaman diliminde yaşananlardan sonrasını anlatmak için kullanılan bir sözcük oldu.

Oysa, bu açıdan bakıldığında da terimin elle tutulur bir yanı bulunmamaktadır. Çünkü, XX. yüzyıldan itibaren yaşananların homojen bir yapısı olmadığı gibi, XVII. yüzyıldan XX. yüzyıla kadar Avrupa’da yaşananların da homojen bir yapısı yoktu. Bu dönemde, felsefede, bilimde, sanatta ve siyasette birbiriyle çatışan ve çelişen akımlar ortaya çıkmıştı. Rasyonalizm, empirisizm, idealizm, materyalizm, pozitivizm, liberalizm, sosyalizm, empresyonizm, ekspresyonizm, realizm buna dair birkaç örnek olarak verilebilir.

Ayrıca aydınlanmanın, XVII. ve XVIII. yüzyılda Avrupa’da bilim ve felsefe alanlarında yaşanan gelişmelerle birlikte başladığını ileri sürmek de tarihsel olgulara aykırıdır. Aydınlanma bir dönem değildir, bir harekettir, bir anlayıştır, bir akımdır. Aydınlanmanın kökeni de, kronolojik olarak geriye gidildiğinde, önce Rönesans’ta, daha sonra da Antik Yunan’da yatmaktadır. M.Ö. VII. ve VI. yüzyılda Batı Anadolu’da Miletos kentinde yaşayan Thales, Anaksimandros ve Anaksimenes gibi filozoflarla birlikte mitos’tan logos’a, yani söylenceden akıl yürütmeye yönelik geçiş keskin bir biçimde başlamıştır. Bu daha sonra Sokrates, Platon, Aristoteles, Zenon, Kleanthes, Epikuros gibi filozoflarla devam etmiştir. Bu filozoflar anlaşılmadan, Descartes, Leibniz, Spinoza, Bacon, Hobbes, Locke, Rousseau, Hume ve Kant gibi filozoflar anlaşılamazlar.

Bazıları da “post-modernizm” kavramını, nesnel ve evrensel doğruluğun ve gerçekliğin olmadığı, her şeyin göreli, öznel ve değişken olduğu teziyle özdeşleştirdiler ve bu görüşün XIX. yüzyılda Nietzsche ile başladığını, XX. yüzyılda Foucault ve Derrida gibi filozoflarla sürdüğünü iddia ettiler. Oysa, XX. yüzyılda bu filozofların tezlerini eleştiren filozoflar da olduğu gibi ve homojen bir “post-modernizm” yaşanmadığı gibi, öznelci, görecelici ve görünüşselci tezler, Antik Yunan’da, farklı bir bağlam da olsa, Protagoras, Gorgias, Arkesilaos, Karneades, Kleitomakhos, Piron ve Aenesedimos tarafından zaten geliştirilmişti.[104]

Post-modern zırva(lar) konusunda bunların altını bir kez daha çizip; ilahiyatçı İhsan Eliaçık’ın, “Çağımızda sol fikirler diye bilinen emek, eşitlik, özgürlük, ezilenlerin yoksulların altta kalanların korunması kollanması ve insanların eşitliği fikri İslâmiyet’e sonradan yamanan bir fikir değildir. Bizzat bu fikirler İslâm’ın birinci dereceden temsili olan Kur’an-ı Kerim-in özünde vardır. Ve bana göre Kur’an-ı’n bundan başka davası da yoktur. Dolayısıyla ‘İslâmiyet’e solculuk sokmaya çalışıyorlar. ‘Kur’an-ı Kerim-i komünist yorumluyorlar’ lafları tamamen boştur. Bedir ile Uhud savaşının ve Peygamberin Mekke’den Medine’ye göç etmesinin sebebi eşitlik meselesiydi. Peygamber dedi ki: ‘Köleliği kaldıracaksınız. Kabe’ye getirilen mallara el koymayacaksınız. Hepimiz Allah’ın önünde biriz ve eşitiz.’ Tevhit dediği de buydu. Tevhit Allah’ın birliği ya da soyut bir dava değildi. Yeryüzünde o günkü toplumda politik, siyasal ve sosyal bir davaydı. Şirk toplumunun sınıflara ayrılmasıydı. Zenginler, yoksullar, efendiler ve köleler denmesiydi. Şimdi bunları Batı Avrupa’daki Marksizm’den sosyalizmden öğrenmişiz de İslâm’a sokuşturuyor değiliz. Ben diyorum ki bunlar İslâm’ın özünde vardır,” görüşlerine ilişkin bir şeyi sormadan geçmeyelim: Velev ki (peygamber) Muhammed Mustafa (ki kendisi köle sahibi olmuştur ve köleliliği yasaklamamıştır) bunları demeseydi; insan(lık) köleliğe karşı eşitlik için ayaklanmayacak mıydı? Veya ayaklandığında “günah”a girecekti?

Kaldı ki, “öz” denilenle “tezahürü” arasındaki tarihsel ilişkiye kafa yormakta gerekli değil midir?

Ve “Prof. Dr. Tayfun Atay; kendisi ve kuşağının 1970’lerin ikinci yarısından geçtiğini belirterek, “O dönemde dine ilişkin sol ve sosyalist bağlam içerisinde olanlar dini Marx’ın ‘Din halkın afyonudur’ sözü üzerinden ele alıyordu. Bu dönem aynı zamanda bizim Marx’a çok haksızlık yaptığımız bir dönemdi. Çünkü biz Marx’ın ne dediğini yanlış anladık. O dönemde sosyalist literatürü ve sorunlu çevirileri çok anlamadan içselleştirme çabalarından uzak bir takım klişeler üzerinden arayışlarla sola yön vermeye çalışıyorduk” ifadelerini kullanmasına gelince…[105]

Tayfun Atay, elbette kendi adına konuşabilir; ama “kuşağının” adına “biz” diyerek öznelliğini genelleyip; koca koca laflar üretmeye kalkışmasını ciddi almak mümkün değildir!

Tekrarlayalım: “Devrimciler hiç bir dine ve inanca karşı mücadele etmezler. Alper Taş’ın deyimiyle, ‘Biz bir siyasal hareketle mücadele ediyoruz, bir inanç hareketiyle değil. Biz siyasal İslâmla mücadele ediyoruz, İslâmla değil.’

Güzel de, her türlü inanca, siyasal tutuma, muhalefete azgınca saldıran sol değil. Ama bir takım dindarlar sol karşıtlığının, komünizm düşmanlığının bayraktarlığını yapıyor on yıllardır. Komünizmle Mücadele Derneklerinde palazlanan ‘dindarlar’ın varlığından haberdarız ama ‘İslâmla Mücadele Derneği’nde görev almış solcu duymadık hiç. Kaldı ki ‘solun dine karşı olduğu’ yalanı da onların uydurmasıdır…

Demir Küçükaydın, ‘Marksizm, Aydınlanma ve İslâm’ın sentezi ve mirasçısıdır’ dedi. ‘Türk İslâm Sentezi’ni biliyorduk ama ‘Aydınlanma İslâm Sentezi’ dağarcığımıza sayelerinde girmiştir…

Bu kadar eğilip bükülecek ne var? Karl Marx ‘Yahudi Sorunu’nda dinin sınıf mücadelesinde egemen sınıfın elindeki en ürkütücü silahlardan biri olduğunu, hatta kapitalizmin ‘Yahudi yaşam biçimi’nden esinlendiğini, kapitalistin aslında ‘pratik Yahudi’ olduğunu söylerken ‘dini hassasiyet’ falan gözetmemiştir…”[106] Eşyayı adıyla çağırmıştır; bunda ne sakınca var; ve niye rahatsız olunuyor ki?

  1. IV) TAVIR VEYA NE YAPMALI?

Karl Liebknecht gibi, “Der Hauptfeind steht im eigenen Land!/ Esas düşman kendi ülkemizdedir!” deyip; “Aşitî u desbiratî/ Barış ve eşitlik” talebinden asla vazgeçmeden; Isaiah Berlin’in, “Özgürlüğün temel anlamı, zincirlerden, hapishaneden, başkaları tarafından köleleştirilmekten özgür olmaktır. Ötesi, bu anlamın uzantısı ya da metafordan ibarettir,” sözünün altını çizen halkçı belediyecilik anlayışını (kapitalist düzen(sizliğ)i benimsemeden) merkeze koyan yerel seçim faaliyeti ve (kendisini dayatan olmadığı gibi sürüklenen de olmayan yani ittifakı iltihak olarak anlamayan) ittifakı, elbette önemlidir. Tabii “aslî soru(n)” bağlamından kopartılmadan!

Evet, aslî soru(n): Devrimci toplumsal muhalefetin bütün dinamiklerini, devinimini kapsayacak bir odağın nasıl yaratılacağı; bugündeki distopyanın alternatif bir ütopyaya nasıl dönüş(türül)eceğindedir!

Hem de -kriz koşullarında-, ezilenlerin en temel hakkının devrim olduğunu “es” geçmeden. Çünkü eşitsizliklere karşı, var olan düzeni değiştirme iradesiyle; sömürü sisteminden kurtulma hakkı, yani devrim hakkını kullanmak hâlâ güncel bir taleptir.

Tüm dünyayı kucaklayan kriz, yeni, bir itiraz dalgasının da müjdecisiyken; “demokrasi” söylencelerinin dahi tasfiye edildiği sürdürülemez kapitalizm dizaynında; krizsiz bir kapitalizm ya da “demokrasi”si mümkün değildir.

O hâlde “Hükümette ya da savaş sanayi komitelerinde, parlamentoda ve değişik komitelerde, yasal olarak yayınlanan ‘saygıdeğer’ gazetelerin yayın kurullarında ya da daha az saygı değer olmayan ve ‘burjuva yasalara saygılı’ sendikaların yönetim kurullarında kazançlı ve rahat işler; işte emperyalist burjuvazinin, ‘burjuva işçi partilerinin destekçileri ve temsilcilerine verdiği ödüller ve onları cezbetmek için kullandığı yemler”e[107] prim vermeden; “Korkularla siyaset olmaz,”[108] diyerek; buna uygun güçleri yan yana getirip, birleştirme yanında; “Farklılıkları bilerek ortaklılıkları güçlendireceğiz.”[109]

Bunun ekseni; -“HDP’den metropoller için iddialı çıkış”[110] veya “Kürtlere ve demokrasi güçlerine ‘kırk katır ya da kırk satır’ tercihini kimsenin dayatmasına hakkı da yok,”[111] biçimindeki reel-politiker spekülasyonlar yerine!- “ekmek, adalet, özgürlük ve eşitlik” olacak; içinden geçilen sürecin gerçekleri oluşturacak; “Nasıl” mı?

“Kürt illerinde yapılan araştırmalar ‘yoksulluğun’ ciddi boyutlara ulaştığına işaret ediyor. Araştırma sonuçlarında ‘yoksulluğun’, ‘Kürt sorununa’ göre daha yakıcı olduğunu belirten ‘Evrensel’den Yusuf Karataş, ‘Kürt sorunu ve çözümü yönünde sürdürülen mücadelenin ulusal taleplerin yanı sıra emek eksenli/insanca yaşam taleplerini de kapsayacak bir hatta ilerletilmesi gerekliliğini yakıcı bir şekilde ortaya koyuyor’ yorumunda bulundu. SAMER’in 16 Kürt ilinde yaptığı araştırmaya değinen Karataş, araştırmada ‘Sizce Türkiye’nin en büyük sorunu nedir? sorusuna, katılımcıların yüzde 46.3’nün ‘ekonomi ve işsizlik’, yüzde 16.4’ünün ise ‘Kürt sorunu’ cevabını verdiğini’ belirtti”ği[112] üzere…

Evet, ‘Siyasal ve Sosyal Araştırmalar Merkezi’nin (SAMER) 2-6 Kasım 2018 kesitinde araştırmaya göre, “Sizce Türkiye’nin en büyük sorunu nedir?” sorusuna, yüzde 46.3’ü ekonomi ve işsizlik, yüzde 16.4’ü Kürt sorunu, yüzde 10.4’ü demokrasi, yüzde 10.3’ü çatışma ve şiddet ortamı, yüzde 4.3’ü hükümet, yüzde 4’ü dış politika, yüzde 4’ü yeni yönetim sistemi, yüzde 1.9’u muhalefet eksikliği, yüzde 0.6’sı IŞİD, yüzde 0.6’sı eğitim cevabını verdi. Kürt illerinde ilk defa ekonomi ve işsizliğin, Kürt sorunu dahil diğer tüm sorunların önüne geçtiği görülüyor.[113]

Bunlara ek olarak: İstanbul, 970 milyar 189 milyon lirayla il bazında en fazla Gayrisafi Yurt İçi Hasıla’ya (GSYH) ulaştı. Gelirden en az pay alan iller ise Dersim, Ardahan ve Bayburt oldu. Kişi başı gelir sıralamasındaysa Urfa, Van ve Ağrı son sırada yer aldı, Bingöl de bunlara dahil oldu. İl düzeyinde kişi başına GSYH hesaplamalarında, 14 bin 185 TL ile Urfa, 14 bin 80 TL ile Van ve 12 bin 729 TL ile Ağrı son üç sırada yer aldı. Kürt ağırlıklı bu üç ilin yanısıra bölge bazında GSYH’nın düşük olduğu TÜİK’in haritalarında görülüyor. Öte yandan batıda kişi başına GSYH, 2017’de on il için Türkiye ortalamasının üzerinde gerçekleşti. İstanbul, sanayi sektöründe yüzde 29.0 pay ile 2017 yılında en yüksek paya sahip oldu. Ankara yüzde 8.2 payla ikinci sırada, İzmir yüzde 7.0 payla üçüncü sırada yer aldı. Sanayi sektöründe 0.04 ile Iğdır, yüzde 0.02 ile Ardahan ve Bayburt illeri en düşük payı aldı.[114]

Bu gerçekler ışığında hâlâ bilmeyen, görmeyen var mı? Kriz koşullarında egemen sermaye sınıfının, “kalıcı” çözümler talep ettiği coğrafyamızda işçi sınıfı ile emekçiler ağır bir saldırıyla karşı karşıyadır.

Fabrikalardan gelen haberler; işten at(ıl)maların yaygınlığı bunun göstergesi; krizin şiddeti, sistematik saldırıyı sermaye için yakıcı hâle getirmiştir.

Diyalektik değişim tam da böyle dönemlerde mümkün hâle geldiğini kulağımıza küpe ederek; André Gorz’un 1980’lerdeki ‘Elveda Proletarya’sına inat; şimdi ‘Merhaba Proletarya’ zamanıdır.

Çünkü ‘Sınıf Tavrı Emek Araştırmaları Komisyonu’nun hazırladığı ‘Aralık Ayı İşçi Eylemleri Raporu’na göre, 2019’a girerken eylem yapan işçi sayısında artış görüldü. Aralık ayında en az 4 bin 642 işçi eylem yaptı. Kasım ayında bu sayı 4 bin 275’ti.

2018 Aralık’ında kaydedilen 26 ayrı eylemin 24’ü özel sektörde, 2’si kamu sektöründe gerçekleşti. Eylemlerde yer alan işçilerin yüzde 52.9’u (2 bin 456 işçi) ücretlerini alamamaktan ya da eksik almaktan ötürü eylemlere katıldı. İşten atılma nedeniyle eylemlere katılım ise tüm eylemlerin yüzde 19.9’unu (924 işçi) oluşturdu. Eylemlere katılanların yüzde 19.8’i (920 işçi) ise özelleştirmeye karşı eylem yaptı.

2018 Aralık’ındaki eylemlerde sendikaların etkinliği, 2018 Kasım’ına göre artış gösterdi. İşçilerin yüzde 53.6’sı eylemlere sendikalar aracılığıyla katıldı. Bu oran 2018 Kasım’ına yüzde 25.5’ti. Eylemlerde Türk-İş’in ağırlığı dikkat çekti. Birçok Türk-İş sendikasının 2019’da genel kurula gidecek olması ve toplu sözleşme süreçleri bunda etkili oldu. Eylemlere katılan işçilerin yüzde 41.5’i (2 bin 93 işçi) Türk-İş ile eylemlere katılırken, 271 işçi DİSK ile, 180 işçi bağımsız sendikalarla, 30 işçi ise Kamu-Sen’le katıldı. Hak-İş aralıkta hiç bir eylem yapmadı.

Eylemlerin hangi sendikalar tarafından yapıldığı incelendiğinde, birinci sırada Harb-İş’in olduğu görüldü. 2018 Aralık’ında eylemlere katılan işçilerin yüzde 26.3’ü (bin 220 işçi) Harb-İş üyesiydi. İkinci sırada ise yüzde 7.3’lük oran ve 338 işçi ile Demiryol-İş Sendikası geldi.

2018 Aralık’ında 16 farklı sektörde eylem gerçekleşti. En çok eyleme sahne olan sektörler savunma-güvenlik (bin 220 işçi) ve tekstil (950 işçi) oldu. En yaygın eylem tipi basın açıklaması (2 bin 6 işçi), iş bırakma (bin 940 işçi), grev (373 işçi) ve işyeri işgali (250 işçi) olarak saptandı. En çok eylem yapılan şehir ise İzmir olarak belirlendi. İzmir’i Sakarya, Yalova, İstanbul ve Kocaeli izledi.[115]

Bu (ve benzeri) hakikât şahsında bugünde hâlen, işçi sınıfı, toplumsal değişimi gerçekleştirmek bakımından gerekli donanıma sahip en önemli güçtür ve de Marksizm-Leninizm praksis felsefesiyken; toplumsal önermeleri ancak pratik içinde sınanmak üzere kurulur. Dünyayı, toplumu değiştirmek isteyenlerin, işçi sınıfını anlamalarının ve sınıfın barındırdığı gücü ortaya çıkarmalarının tek yolu kuramı siyasal pratik içinde yaşatmalarıdır yerel seçim faaliyetinde de…

Çünkü… “İktidar partisinin İstanbul Büyükşehir Belediye Başkan Adayı olan Meclis Başkanı, Anayasa’daki açık hükme istinaden sorulan ‘istifa edecek misiniz?’ sorusuna, önce ‘Hukukun olduğu yerde etik olmaz’ cevabını verdi. Oysa sahiden hukuk varsa Meclis Başkanlığı’ndan istifa etmesi gerekirdi, çünkü Anayasa’nın 94. Maddesi’nde Meclis başkanlarının partilerinin siyasi faaliyetlerine katılamayacakları çok net bir şekilde yazıyordu.

Baktı bu pek olmadı, ardından ‘hodri meydan’ diyerek bir çağrı yaptı ve ‘Herkes istifa etsin, ben de istifa edeyim’ gibi bir açıklamada bulundu. Ancak seçim yasasında kimlerin aday olduğunda görevlerini bırakması gerektiği yazıyordu ve onlar da görevlerini bırakmıştı. Yani şu an Türkiye’de belediye başkanlığına aday olduğu hâlde görevini bırakmayan tek bir kişi vardı, o da Meclis Başkanı’nın kendisiydi.

Ve nihayet sonrasında, Türkiye siyasi tarihine geçecek o açıklama geldi. Meclis Başkanı, istifa etmemesine gerekçe sunmak adına ‘Seçim bir siyasi faaliyet değildir’ deyiverdi…

Kuşkusuz Binali Yıldırım ortadaki açık Anayasa ihlâlini ve hukuk tanımazlığı meşrulaştırmak için böyle bir şey söyledi ama aslında farkında olmadan çok önemli bir şeye işaret etmiş oldu: Yeni rejimde seçimin bir siyasi faaliyet olma niteliğini kaybettiğine.

Bu seçim bir kez daha gösterdi ki muhalefet partileri siyaseti devletleşmiş iktidar partisinin çizdiği sınırlar, koyduğu kurallar, belirlediği çerçeve içerisinde icra etmeyi çoktan kabul etmiş durumda. İstifa etmesi gereken Meclis Başkanı’na yönelik ancak alt perdeden yapılan açıklamalar, YSK üyelerinin görev sürelerinin yasaya aykırı bir şekilde uzatılmasına ses çıkarmama, ortada normal bir rejim varmış gibi yapılan Saray ziyaretleri… Hepsi, durumu net bir şekilde ortaya koyuyor…

CHP hem İYİ Parti’yle yaptığı ittifakla hem de gösterdiği adaylar ve kullandığı dille birlikte, yıllardır devam ettirdiği sağcılaşarak ve iktidar partisine benzeyerek iktidar partisi tabanından oy alabileceğine dair yanılgıyı bu seçimde zirveye taşıdı. Ülke çok büyük bir ekonomik krizin içerisindeyken bunun üzerine bir siyaset kurmak ve iktidar partisinin tabanını oluşturan yoksullardan böyle oy istemek yerine, iktidar partisiyle ‘ben daha sağcıyım’ yarışına girildi.

‘Türkiye’de seçimlerin sonu’ vurgusu yapılmalı. Devletleşmiş bir partinin devletin bütün olanaklarını kullandığı, medyayı, yargıyı, üniversiteleri kontrol ettiği, denetimi olmayan, haksız rekabet üzerine kurulu, muhalefetin tüm bunlara esastan itirazının olmadığı ve her şey normalmiş gibi yaptığı bir ülkede sahiden de Binali Yıldırım’ın dediği gibi ‘seçim siyasi bir faaliyet değildir’, çünkü bir faaliyetin siyasi faaliyet olabilmesi için birtakım koşulların mevcut olması gerekir.

Tam da bu nedenle, seçim sürecine girdiğimiz şu günlerde bize düşen görev, bu koşullarda yapılacak şeyin bir seçim olmadığını ve normal olmayan bir rejimde normal olmayan bir muhalefete ihtiyaç duyulduğunu topluma anlatabilmek, krizin giderek derinleştiği bir konjonktürde, yoksulları, emekçileri, halkı siyaset sahnesine çıkaracak alternatifleri yaratmak için çaba göstermektir. Ancak bunu başarabildiğimiz ölçüde yaptığımız şey gerçek bir siyasi faaliyet olacaktır.”[116]

  1. V) NASIL BİR YEREL YÖNETİM?

 

Dedik ya, önümüzde bir seçim daha var. İktidar partisinin 100-165 yaş grubunu, ölüleri, hayaletleri, hayalî seçmenleri seferber ettiği, boş arazilere, metruk binalara “seçmen” kaydettiği, şaibeli kararlara imza atmış YSK üyelerinin görev sürelerini, yasaya aykırı biçimde uzattığı, teşkilâtın “seçimi kaybedersek bizi darağacında sallandırırlar” kıvamında paniklediği bir seçim.

AKP bu seçimlere neden böyle yükleniyor?

Kanımızca iki nedenle: İlkin, uğrayacağı oy kaybının iktidarının temellerinde çatlaklar yaratmasından çekiniyor. İkincisi ise en fazla kentsel ranta dayalı bir parti olduğu, yandaş sermayeyi en çok kentsel rantla beslediği için, kentsel alanları, ormanları, koyları yerel yönetimler aracılığıyla Kolin’lerin, Limak’ların, Ağaoğulları’nın vb. yağmasına açtığı için yerel yönetimler üzerindeki etkisini yitirmek istemiyor.

Ancak bu kez ilginç bir durum var ortada. İktidarda yüksek gerilim yaşanırken, 2019 Mart’ı sonunda yapılacak seçimlere ilişkin kitlelerde en ufak bir heyecan hissedilmiyor…

Mevcut krizin çarşıyı pazarı yangın yerine çevirmiş olması, insanların geçim kaygısını her şeyin önüne yerleştirmesi, bunda bir etken, kanımızca. Ancak kabul etmeli, muhalefetin “AKP tabanından oy koparma” stratejisi ve geçmiş seçimlerde yaşanan yolsuzlukların “Atı alan Üsküdar’ı geçti” sloganı eşliğinde muhalefetçe yutulmuş, sindirilmiş, ve AKP’nin “tek adam rejimi”ni meşrulaştırma planının bir parçasına dönüş(türül)müş olması da özellikle de toplumun dinamik kesimlerinde “oy versem neyi değiştirecek ki?” duygusuna yol açıyor. Nihayetinde, “kim ne yaparsa yapsın ‘adam kazanıyor, birader’” hiçliği umutsuzluğu ve kayıtsızlığı körüklüyor.

Doğrudur, “seçimle devrim olmaz.”

Doğrudur, “oy vermek birşeyleri değiştirseydi, yasaklanırdı,” Emma Goldman’ın da dediği gibi…

Doğrudur, iktidar sermaye sınıfının elinde olduğu sürece, siyasal iktidarı ele geçirmeyi ve hâkim üretim ilişkilerini dönüştürmeyi, üretim araçlarının mülkiyetini halkın eline vermeyi hedeflemeyen “komünalist”, “radikal demokrat” yerel yönetim proje ve iddialarının karşılıksızlığı hem tarihsel hem de güncel deneyimlerle doğrulanıyor…

Ancak, bu, devrimcilerin, sosyalistlerin yerel yönetimler için mücadele etmekten vazgeçmesinin gerekçesi olmamalıdır.

Bugün yaygın bir hâlet-i ruhiye olan “kayıtsızlık” devrimciler için önemli bir zemindir.

Devrimciler, sosyalistler “nasıl bir dünya” istediklerini, yerel yönetimlerle gözler önüne serebilir ve gerçek, devrimci bir seçeneği ortaya çıkartabilirler…

Bu durumda; “belediyecilik”le 1789 Büyük Fransız Devrimi’nin; Avrupa’da yerel özerklik tartışmalarının 1848 Devrim hareketiyle doğrudan ilintili olduğunu unutmayan radikal sosyalistler; kaynak yaratma, üretim, tüketim düzenleme, ekoloji, cinsiyet, katılım-özyönetim vb. toplumcu belediyecilik siyasalarını devrimci program temelinde uygularlar…[117]

Halkçı yerel yönetim programı, devrimin sadece bir parçasını oluşturur. Yani belediyeleri devrimcilerin kazanması ile sosyalizm gelmezse de; halkçı yerel yönetimler, yerinden yönetim politikalarını hayata geçirme yolunda bir mevzidir; ve her adımında özel sektörü devre dışı bırakması gereken bir olanak olarak değerlendirilmelidir.

Bu temelde ekonomik talepleri siyasal taleplere dönüştürerek, kendinde kentli” den “kendisi için kentli” yaratmaya yönelirken;[118] yerel yönetimlere ilişkin pratik-politik hat devrimci stratejinin taktiksel boyutunu oluşturur.

O hâlde “Nasıl bir seçenek” mi?

  • Temiz suyun, temiz havanın, zehirlenmemiş gıdaların, arıtma sistemlerinin, yaşanabilir bir çevrenin, ulaşımın, sağlıklı barınma koşullarının, yeşil alanların, çocuk bahçelerinin… temel kent(li) hakları arasında olduğunu, kentlerin yandaş müteahhitler ve sermaye için bir av alanı değil, insanların sağlıklı, kirlilikten uzak, gerilimsiz bir yaşam sürdürebilecekleri, hizmetlerin herkes için erişilebilir olduğu…
  • Kentlerin zenginlere hasredilmiş “soylulaştırılmış alanlar” -AVM’ler, özel güvenlik görevlilerinin 7/24 tetikte olduğu rezidanslar, gökdelenler, lüks otel ve restoranlar- ile yoksulların yaşadığı “çöküntü bölgeleri”/ suç coğrafyaları arasında bölünmüş “neo-liberal karabasanlar”dan ibaret olmadığını, insanların insan gibi yaşayabileceği mekânlara dönüştürülebileceğini gösterecek…
  • Önceliği durmaksızın rant yaratarak yandaşları zengin etmek değil, madunlara güç katmak olan; bunun için de kooperatifler, atölyeler, fabrikalar vb. kurumlar aracılığıyla insanları üretkenleştiren, hem üretimi hem de tüketimi kolektifleştiren…
  • Kentsel aydınlatma, meslek edindirme kursları, güvenli sokaklar, sığınma evleri, kültür evleri, kreşler, oyun bahçeleri aracılığıyla kadınlara, gençlere ve çocuklara öncelik tanıyan…
  • Rüşvetin, kara paranın, yolsuzlukların, görevi kötüye kullanmanın, kayırmacılığın söz konusu dahi olmadığı, şeffaf ve dileyen herkesin denetimine 7/24 açık…
  • Kültürel çoğulluğu zenginlik sayan, yerel çeşitliliği destekleyip besleyen, farklı kültürel grupların kendilerini ifade etmelerinin önünü açan (yerel festivaller, ritüeller, sanatlar, tarihî eserler, yayınlara sahip çıkan); ancak içe kapalı bir yerelciliğe teslim olmaksızın, halklar arası dayanışmanın tüm tezahürlerine kapısı açık…
  • Yani kültürle, sanatla, tarihle barışık ve enternasyonalist…
  • Ve en önemlisi, emeğiyle geçinen, sıradan insanlar, “içimizden birileri” için bir “yönetim okulu” olacak, yönetmenin bir iktidar ve sömürü aracı olmaktan çıkıp herkesin katılacağı ve herkesin denetleyeceği bir “kamu görevi” sayılacağı bir “yönetim anlayışı”nın geliştirilip yaygınlaştırılacağı… Sıradan ırgata, çobana, tornacıya, inşaat işçisine, arı yetiştiricisine, ev kadınına “yönetme”nin hiç de öyle uzman iktisatçıların, siyasetçilerin, okumuşların işi olmadığını, insanların örgütlenerek kolektif kararlar alarak pekâlâ kendilerini yönetebileceklerini gösteren, katılımcı…

Bir yerel yönetim anlayışından söz ediyoruz.

Bu sonuncusu, özellikle önemli. Çünkü sömürü düzenlerinin sürmesinin en önemli aracı halkın, rantın, kârın değil de ekmeğinin, onurlu, insanca bir yaşamın ve çocuklarına yaşanabilir bir gelecek bırakmanın peşinde olan sıradan insanların kendi yetilerine, yapabileceklerine yabancılaştırılarak sürüleştirilmesidir. Sömürü sistemlerinde “hak” kavramı yerini “lütuf”a bırakır. “Yoksulluk yardımları”, yerel yönetimler eliyle dağıtılan kömür, erzak, kurulan Ramazan çadırları, “devletlû”ların özellikle seçim zamanlarında “halkın” arasına karışıp şu ya da bu muhtaç çocuğa burs, şu ya da bu evsize başını sokacağı bir dam, şu ya da bu işsize iş bahşetmesi, vb… Sömürü sisteminin aç bıraktıklarının gözünü boyamaktan, onlardan biat etmiş, sadaka bağımlısı bir “sürü” yaratmaktan başkaca bir amaca hizmet etmez. Sömürü sistemlerinde yöneticiler, tüm kaynakların denetimini ellerinde tutan kadir “efendiler”dir; yönettikleri ise yaşayabilmek için onların eline bakan, onlardan medet uman köleler…

Oysa dağıttıkları, aslında halktan çaldıklarıdır: vergi olarak, emek olarak, kamusal mallar olarak…

Halkın, sıradan insanların kendilerini yönetebileceklerini görmesi, yönetmeyi öğrenmesi, ezilenler ve sömürülenler için tarihî bir adımdır. Yönetilenlerin yönetime katılması, yönetmeyi öğrenmesi, “yöneticiler”in büyüsünü bozacak ve aslında halkın karşısındaki tek güçlerinin çıplak zordan ibaret olduğunu açığa çıkartacaktır. “Zor”, yıldırıcıdır, korkutucudur belki, ama “yenilmez” değildir…

Şu hâlde, tekrar edelim; yerel yönetimlerle “devrim” yapılamaz; bu doğru… Ama yerel yönetimler aracılığıyla dönüşmüş, özgüvenini ve onurunu geri kazanmış, ne istediğini bilen ve örgütlenmiş bir halk… işler “yeter gayrı/edi bese/hini bes” noktasına geldiğinde devrimi gerçekleştirmeye de muktedirdir…

  1. VI) SONUÇ YERİNE”

Vedat Türkali’nin, “Hürriyet yok/ Ekmek yok/ Hak yok/ Kolların ardından bağlandı/ Kesildi yolbaşların/ Haramilerin gayrısına yaşamak yok,” dizeleriyle betimlenen coğrafyamızda da ve dünyada en hâkim duygu korku. Korku kültürünü toplumun geneline aşılayan medya kanalları, politikacılar ve şirketler, korkuyla beslenen toplumları daha kolay manipüle edebildiklerini görüyorlar. Eskiden toplumları birleştiren, dayanışmayı güçlendiren korku, artık toplumları bölüyor, parçalıyor ve ayrıştırıyor.

Günümüzde insanlar sürekli bir korku kültürü ile besleniyorken; korku, günümüzde kontrolden çıkmış orman yangını gibi dünyanın dört bir yanını sarmış durumda… Son yıllarda korkunun yıkıcı gücünün öne çıktığı görülüyor. Korku faktörü daha fazla şiddet, akıl hastalığı ve travma, sosyal parçalanma, emekçilerin/ azınlıkların haklarını yitirmesi gibi olumsuz sonuçlar doğurma eğiliminde. Bunun sonucu ise polisin giderek güçlendiği otoriter yönetimler, yasal hakların törpülenmesi, özel hayatın sınırlandırılması, sosyal kontroller, sosyal endişeler ve travma sonrası stres bozukluğunun yaygınlaşması…

Bu durumda Franklin D. Roosevelt’in, “Korkmamız gereken tek şey korkunun kendisidir,” sözünü anımsamalıyız; Siegfried Kraucauer’in, “Varoluş korkusunun aldırdığı önlemler, bizatihi varoluşu tehdit eder,”[119] uyarısını “es” geçmeden öfkelenme zamanıdır şimdiler!

Evet, “AKP yerel seçimden sonra IMF’nin kapısını çalacak”[120] denilen açmazın orta yerinde; elbette öfkeliyiz! Çünkü katıksız şiddetle üzerimize geliyorlar. Kolektif sefaleti dayatıp; içine sıkıştırıldığımız sürdürülemez kapitalist yıkımın çemberini sıktıkça, sıkıyorlar.

Bu böyleyken; yani umudunu yitirmek, teslimiyetken; umutlu olmak için binlerce, yüz binlerce değil, yüz milyonlarca, milyarlarca nedenimiz var.

Çünkü, “Kaybedeceğimiz sadece zincirlerimizdir, kazanacağımız ise koskoca bir dünya!” gerçeği hâlâ geçerlidir…

Umut yiter mi hiç?! Ahmet Aksoy’un dizelerinde dediği gibi, “Kaçmak kolay olurdu/ Kaçacak yer olsa/ Unutmak kolay olurdu/ Unutulan aşk olmasa/ Yaşamak kolay olurdu/ Ayrılık olmasa/ Ölmek kolay olurdu/ Umut olmasa”…

Umut direnmektir, ısrardır. Bunun içindir ki umut egemenlerin korkusudur. Çünkü esir alınamayan, engel tanımayan umut, savaşsız, sınıfsız ve sömürüsüz bir dünyayı müjdeler insan(lık)a…

Umut doğurgandır, anaçtır, yaratıcıdır. Henüz var olmayanı canlandırır, öfkeyi örgütler, bilinçlenmenin yolunu açar. Umut olmasaydı insanda, değişir miydi dünyanın çehresi hiç?

Kolay değildir umutlanmak, umut etmek. Mücadeleye hazır olmayı gerekli kılar: “XXI. yüzyıl asla daha iyi bir yüzyıl olmayacak. Belki birileri ve bazı kesimler için olabilir. Ancak hâlihazırdaki sistemin kendi varlığını sürdürebilmesi için daha fazla kurbana ihtiyacı olduğu açık. Ortadoğu kan gölüne döndü. Şimdi gözler uzak Asya’da. Asya Pasifik kendisi üzerine kurgulanan bir geleceğe hazırlanıyor. IŞİD denilen kurmaca yapının işi bitti ve yerini bir başka kurmaca yapıya bırakmak üzere tarih sahnesinden çekildi. Emperyaller, kurdukları dünya imparatorluğunun üzerinde bastıkları yerdeki insan, canlı, cansız ne varsa hepsini tahrip ederek ilerlemelerini sürdürüyorlar. ‘İnsan hakları’, ‘demokrasi’, ‘ilerleme’ gibi kavram ve terimlerse bu kanlı oyunun üzerindeki yaldızlı örtüler,”[121] türünden düşünen aklın gerçekçi karamsarlığa “Hayır” demeden; çarpan yüreğin “tarihi üreten kötü yanıdır” diyen gerçekçi iyimserliğine sarılanlardanız…

Elbette iyimseriz! Herkes Fransa’ya takıldı kalsa da; konuşulacak o kadar çok coğrafya ve “Sarı Yeleksizler”i var ki…

“Fransa gibi bir emperyalist ülkede yaşanan bir halk isyanı medyada büyük yer tutuyor. Ama başka ne çok ülkede halkın ayağa kalkmasına, taleplerle sokaklara çıkmasına, içinde yaşadığı koşullara isyan etmesine tanık oldu 2018 yılı. Ocak’ta İran ve Tunus, Şubat’ta Romanya, Mart’ta Slovakya, Nisan’da Nikaragua, Mayıs’ta Ermenistan, Haziran’da Ürdün, Temmuz’da Irak ve Haiti, Aralık’ta ise Sudan ve Macaristan. Fransa’yı da ekleyin, eder size 12 ülke… 12 ayda 12 ülkede halk isyanı! Hiç biri henüz devrime dönüşmedi, ama devrimin bir adım öncesi demek halk isyanı. Sarı Yeleksizler’in ülkelerinin beşinin Müslüman ağırlıklı ülkeler olduğu, önemli bir kısmının bizim coğrafyamızda yer aldığı dikkatinizi çekiyor mu?”[122]

Evet pratik olarak, pek iç açıcı olmayan bir hâlde olabiliriz… Umutsuz, yılgınlık için bin bir neden sıralanabilir!

Peki ya umut? Kafdağı’nın ardında mı? Tabii ki değil. Kafdağı’nın ardında umut arayanlara, umutsuzlara, yılgınlığa kapılanlara inat dövüşenler de var bu havalarda. El, ayak buz kesse de…

İş, ekmek, özgürlük, gelecek yoksa barış da yok diyorlar… Sarayları, saltanatları yıkmak için geliyorlar… Kuzeyin, Batı’nın zengin müreffeh adacıklarını yıkmak için geliyorlar. Ne beton duvarlar ne kurşunlar durdurabiliyor. Bariyerleri aşa aşa varıyorlar hedeflerine.

Çürüyor, sarsılıyor hızla, neo-liberal kapitalist-emperyalist düzen. Egemenler artık yönetemiyor, yönetilenler de eskisi gibi yönetilmek istenmiyor. Fırtına ha koptu ha kopacak. Umutsuzluk yok. Yaklaşıyor yaklaşmakta olan.

Mücadele edenler, direnenler kazanıyor.

Dün olduğu gibi bugün de umutsuzluk ekenler olabilir. Egemenlere, kan emici sömürücülere, neo-liberal köhne sistemin savunucularına karşı umut yürürlüktedir hâlâ. Her nerede olursa olsun umutsuzluk iklimi yaratmak isteyenlere, umutsuzluğun girdabında debelenenlerin kulakları çınlasın. Umudu diri tutan, umudu yeniden yeşertmek için derviş misali çalışanlar da var. Kaf Dağı’nın ardında dahi olsa umut, onu isteyenlerdir tarihi yazanlar.[123]

O hâlde şimdilerde; “İnsanlığın kurtuluşu Trump, Erdoğan, Putin vs. değil, doğrudan neo-liberal kapitalist düzenin yıkımı ile mümkün olacak”[124] tespitini dillendirildiği; “Emmanuel Terray’in komünizmin ‘üçüncü günü’ dediği gündeyiz. Marx ile birinci gündeydik: işçi ayaklanmalarının tekrar tekrar başarısız olduğu bir bağlamda ilkelerin formülasyonu. Lenin ile ikinci gündeydik: zafer mümkün ama bu zaferin gerçek anlamda komünist karakteri güvencede değil. Bugün, Mao sonrasında, üçüncü gündeyiz: sosyalist devletlerin başarısızlığı çağında komünist örgütü icat etmek,”[125] koordinatlardayız…

Yani Edgar Allan Poe’nin, “Dünyanın gördüğü her büyük başarı, önce bir düştü. En büyük çınar bir tohumdu, en büyük kuş bir yumurtada gizliydi,” sözünü unutmadan; hayal(lerimiz)in önünü açacak bir devrimci praksise muhtacız.

Düş kurulmazsa devrimci praksis de olmaz; yaşam da kurulamaz. İnsanı yücelten, farklı kılan bilim ve sanatı, düş gücü geliştirir. Büyük işler, büyük düşler kuran insanlarca başarılır…

Düş güçlerinin büyüklüğü, büyük insan(lık)ı kıldı…[126]

Hatırlayın: “Hayal gücü bilgiden daha önemlidir. Çünkü bilgi sınırlıyken, hayal gücü tüm dünyayı kapsar,” demişti Albert Einstein.

Düş gücü; kalıplaşmış kurallardan, şablonlardan düşünülmeden kabullenilmiş “doğru”lardan sıyrılabilme gücünü de içinde barındırır.

Düşlemek; sıradan yaşantı içinde devinmenin ötesinde bunu gerçekleştirmek için bir mücadeleye de kapı aralar. Bilim de ortaya koymuştur ki: Bu anlamda umutlu düşünme, sorunu çözmenin önemli bir parçasıdır.

Düş gücü bir ihtiyaçtan doğar, düşlerimizin derinliği de istek ve özlemlerimizin yoğunluğuyla ilgilidir. Ama nereye evrilirse evrilsin tüm bu özlemlerde insan gibi yaşamanın bilinci ve özgür yaşamaya susamışlık vardır.

Düşlemek, düş gücünü kullanmak belki de en çok sanatın olmazsa olmazıdır. Sanat yaşamın tekdüzeliği karşısında düş gücünü, düşünceyi ve umudu hep ayakta tutmuştur.

Nasıl da uyumlu bir ikilidir düş ile umut. Yaşar Kemal bir söyleşide “Düş gücünü yitiren insanın hiç umudu olur mu” diye sorar ve devam eder: “Umut, düş gücünün yarattığı ve insanoğlunun sahip olduğu en büyük değerlerden birisi değil mi? İnsan umut yaratmadan yaşayabilir mi? Gerçeklikle düş gücü iç içedir. Düş gücünün bitmesi, insanlığın insani yönünün, en önemli bir yerinin çökmesi demektir.”[127]

Düşün bir işlevi de insan yaşamını daha dolu, daha yaşanır kılmak, düşünmeye ve mücadeleye ivme kazandırmaktır. Bunu da düş gücü yetimize, muhayyilemize dayanarak gerçekleştirir.

Hayal ya da düş gücü ne dersek diyelim, çoğu insan nezdinde yadırganır çoğu zaman. Çünkü kendine dair düşleri olmayanlar, sizinkileri anlayamazlar. Oysa her şey hayalle, düşlemekle başlıyor. Düş gücü eylemin kaynağı, değişmenin ve gelişmenin de öncüsüdür…[128]

Ahmet Telli’nin ‘Vuruşkan Bir Şahandır Umut’undaki, “Düşmana dönük/ bir mavzer gibidir umut/ yaratır tetik ve parmak/ en gürbüz çocuğunu tarihin” dizelerdeki üzere, “Baharda bir tomurcuk/ gibi patlayan öfkedir umut,/ barajını yıkan bir ırmaktır/ açılır serpilir”ken; umutla, tutkuyla, bilinçle, iradeyle soru(n)ların çözümü için V. İ. Lenin’in uyarısı kulaklara küpe edilmeli:

“Varsın liberaller ve kafasızlaşmış entelektüeller, özgürlük uğruna ilk gerçekten kitlesel meydan savaşından sonra cesaretlerini yitirip, korkakça şöyle desinler: Bir kez yenildiğiniz yere gitmeyin, bu uğursuz yola tekrar ayak basmayın! Sınıf bilinçli proletarya onlara şu yanıtı verecektir: Tarihin büyük savaşları ve devrimin büyük görevleri ancak, ileri sınıflar tekrar tekrar saldırıya geçtikleri ve yenilgi deneyimiyle akıllanmış olarak zaferi kazandıkları için yapılabilmiş ve çözülebilmiştir.”

20 Ocak 2019 18:19:26, İstanbul.

N O T L A R

[1] ‘Dersim Demokratik Halk Dayanışması’nın 22 Ocak 2019 tarihinde ‘Söz Yetki Dersim Halkı’na’ başlığıyla düzenlediği adaylarını tanıtma etkinliğinde yapılan konuşmalardan…

[2] Ergin Yıldızoğlu, “Ulusalcılık mı? Teşekkür Ederim İstemem”, Cumhuriyet, 24 Aralık 2018, s.11.

[3] Selin Sayek Böke, “Yerelden Türkiye’ye Yayılacak Bir Rüzgâra İhtiyacımız Var”, Birgün, 12 Aralık 2018, s.3.

[4] “Küresel Gezi’nin getirdiği lidersiz düzen, yeni bir siyaset getirecek. Türkiye’de yaşananlar eski düzen anlayışının son demlerinin ifadesi. Lider fetişizminin sona ermesi yakın.” (Selin Ongun, “Gündüz Vassaf: ‘Acıyı Açık Artırma Pazarı Var, Ortak Yas Yok’…”, Cumhuriyet, 4 Temmuz 2016, s.10.)

“Türkiye solu, ‘yandık, bittik, mahvolduk’ soludur. Ülkede bir milyon araba satılıyor. Sol, bundan hiçbir şey anlamıyor. Bunu, halkın yaşamında iyileşme olarak görmüyor. Bu sol, dünyayı anlamama soludur.” (Neşe Düzel, “Hüseyin Ergün: CHP’nin Alabileceği En Yüksek Oy Bu”, Taraf, 20 Haziran 2011, s.11.)

[5] Ergin Yıldızoğlu, “Absürdistan’da Gezintiler”, Cumhuriyet, 17 Aralık 2018, s.11.

[6] Ergin Yıldızoğlu, “18’den 19’a Rejim ve Muhalefet”, Cumhuriyet, 31 Aralık 2018, s.11.

[7] Science, 2011, cilt:323, s.1100.

[8] Ergin Yıldızoğlu, “Yerel Seçimler ve Ekonomik Kriz”, Cumhuriyet, 24 Eylül 2018, s.9.

[9] Ergin Yıldızoğlu, “Seçimlere Doğru Siyaset Dersleri”, Cumhuriyet, 14 Ocak 2019, s.11.

[10] August H. Nimtz, Lenin’in Seçim Stratejisi I-Marx ve Engels’ten 1905 Devrimi’ne, Kitap, Çev: Deniz Tuna, Yordam Yay., 2018; August H. Nimtz, Lenin’in Seçim Stratejisi II – 1907’den 1917 Ekim Devrimi’ne, Çev: Deniz Tuna, Yordam Yay., 2018.

[11] Teslim Töre, “Diktatörlükler Seçimle Giderilebilir mi?”, 13 Aralık 2018… https://www.facebook.com/tslmtre/posts/2572978399595218?__tn__=K-R

[12] Musa Piroğlu, “Yine Bir Seçim”, Yeni Yaşam, 25 Aralık 2018, s.10.

[13] “Seçimle Değil, Mücadeleyle Kazanırız”, İşçilerin Sesi, No:80, Aralık 2018, s.2.

[14] aktaran: Emre Kongar, “AKP’ye Boykot Desteği”, Cumhuriyet, 4 Ocak 2019, s.2.

[15] İbrahim Ö. Kaboğlu, “Yerel Seçimler, Demokrasi ve Hukuka Dönüş Umudu Olabilir mi?”, Birgün, 25 Ekim 2018, s.9.

[16] “Demokrasiye Çağrı Grubu: Yerel Seçimlerde Yerel Demokrasiyi Oluşturalım”, Atılım, Yıl:5, No:351, 16 Kasım 2018, s.6.

[17] Emre Kongar, “Seçimler Yerel Değil: Genel, Genel!”, Cumhuriyet, 20 Aralık 2018, s.2.

[18] Melih Altınok, “Sandık Her Şeydir”, Sabah, 5 Aralık 2018, s.4.

[19] İlhan Cihaner, “Yerel Yönetim Stratejisi”, Birgün, 28 Aralık 2018, s.9

[20] İlhan Cihaner, “Siyasetsiz İttifak!”, Birgün, 30 Kasım 2018, s.9.

[21] Serpil İlgün, “Onur Hamzaoğlu: Vatandaşın Gerçek Dertlerini Gündem Yapmalıyız”, Evrensel, 8 Aralık 2018, s.7.

[22] Sadiye Eser-Ferhat Çelik, “Onur Hamzaoğlu: Temel Hedef Batıda Kaybettirmek Olmalı”, Yeni Yaşam, 15 Aralık 2018, s.8.

[23] Çağdaş Kaplan-Sadık Topaloğlu, “Onur Hamzaoğlu: Önce Kaybettirtmeliyiz”, Yeni Yaşam, 5 Kasım 2018, s.10.

[24] Birlik Dinamosunu Çalıştırmak”, Atılım, Yıl:5, No:348, 26 Ekim 2018, s.2.

[25] Cemil Aksu, “Yerel Seçimler ve Yerel İktidarlaşma”, Atılım, Yıl:5, No:351, 16 Kasım 2018, s.19.

[26] Çağdaş Kaplan, “Ahmet Türk: Bu Sadece Belediye Değil, İrade Seçimi”, Yeni Yaşam, 26 Ekim 2018, s.8.

[27] “HDK: Yerel Seçimler Geleneksel Yerel Seçim Niteliği Taşımıyor”, Atılım, Yıl:5, No:350, 9 Kasım 2018, s.14.

[28] Berivan Altan, “Sebahat Tuncel: Kaderimizi Belirleme Seçimi Olacak”, Yeni Yaşam, 11 Kasım 2018, s.8.

[29] “Pervin Buldan: AKP ile 31 Mart’ta Sandıkta Görüşeceğiz”, Evrensel, 14 Kasım 2018, s.9.

[30] Enis Coşkun, “Hayaletler Seçmen Oldu”, Cumhuriyet, 10 Ocak 2019, s.2.

[31] Emre Kongar, “Seçim Güvenliği”, Cumhuriyet, 10 Ocak 2019, s.2.

[32] Uğur Koç, “… ‘Demokratik Seçimler’ mi Dediniz?”, Birgün, 5 Ocak 2019, s.8.

[33] Hüseyin Şimşek, “YSK, Parti Kurulu Gibi Çalışıyor: Yüksek Şaibe Kurulu…”, 3 Ocak 2019… https://www.birgun.net/haber-detay/ysk-parti-kurulu-gibi-calisiyor-yuksek-saibe-kurulu.html

[34] “Temelli: YSK Başkanına Güvenmiyoruz”, 25 Aralık 2018… https://www.birgun.net/haber-detay/temelli-ysk-baskanina-guvenmiyoruz.html

[35] “Adalar’ın Metruk Binalarına Kayıtlı ‘Hayali’ Seçmenler”, 6 Ocak 2019… https://www.birgun.net/haber-detay/adalarin-metruk-binalarina-kayitli-hayali-secmenler.html

[36] Mahmut Lıcalı, “Dünyanın En Yaşlı İnsanını YSK Tespit Etti! Ayşe Nine 165’inde İlk Kez Oy Kullanacak”, 16 Ocak 2019… http://www.diken.com.tr/dunyanin-en-yasli-insanini-ysk-tespit-etti-ayse-nine-165inde-ilk-kez-oy-kullanacak/

[37] Hüseyin Şimşek, “Cezaevlerindeki Tutuklular Oy Kullanamayacak”, 28 Aralık 2018… https://www.birgun.net/haber-detay/cezaevlerindeki-tutuklular-oy-kullanamayacak.html

[38] Mustafa Çakır, “Seçime 33.3 Milyar Avans”, Cumhuriyet, 19 Ocak 2019, s.7.

[39] “Şimdiden Şaibeli”, Cumhuriyet, 19 Ocak 2019, s.5.

[40] “… ‘Hayali’ Seçimlere Doğru”, Yeni Yaşam, 16 Ocak 2019, s.7; “Yönetmen: Saray, Filmin Adı: Yerel, Konu: Hayali Seçim, Türü: Fantastik”, Yeni Yaşam, 17 Ocak 2019, s.7; “Büyük Seçmen Göçü!”, Birgün, 18 Ocak 2019, s.8; Mahmut Lıcalı, “Ölümsüz Seçmen”, Cumhuriyet, 16 Ocak 2019, s.1-4.

[41] “Hayaldi, Seçmen Oldu!”, Yeni Yaşam, 12 Ocak 2019, s.7.

[42] Derya Okatan, “53 Bin ‘Yığma Seçmen’ Kaydı Donduruldu”, 22 Ocak 2019… https://www.artigercek.com/haberler/53-bin-yigma-secmen-kaydi-donduruldu

[43] “Soylu: 37 Bin 710 Adres Değişikliği Gerçeğe Uygun Değil”, 21 Ocak 2019… http://siyasihaber4.org/soylu-37-bin-710-adres-degisikligi-gercege-uygun-degil

[44] Mahmut Lıcalı, “Seçmeni 8 Kat Arttı”, Cumhuriyet, 23 Ocak 2019, s.4.

[45] “YSK’ye Göre Hayali Seçmen Yok: 165’lik Seçmen Öldü”, Cumhuriyet, 23 Ocak 2019, s.4.

[46] “Kayyumlar AKP’ye Oy İstedi”, Yeni Yaşam, 5 Ocak 2019, s.7.

[47] “Bir Seçmen Oyunu da Iğdır’dan”, Yeni Yaşam, 15 Ocak 2019, s.7.

[48] Berivan Altan-Selman Güleryüz, “Kolluk Sayısı Seçmeni Geçti!”, Yeni Yaşam, 26 Aralık 2018, s.7.

[49] “Urfa’da 20 Dairelik Polis Lojmanında 3 Bin 187 Seçmen Kaydı Olduğu Ortaya Çıktı”, 22 Ocak 2019… http://sendika63.org/2019/01/urfada-20-dairelik-polis-lojmaninda-3-bin-187-secmen-kaydi-oldugu-ortaya-cikti-527448/

[50] “20 Dairede 1847, Su Kuyusunda 20 Seçmen”, Cumhuriyet, 23 Ocak 2019, s.4.

[51] Hakan Dirik, “Foça’da Acemi Seçmen Kampı”, Cumhuriyet, 19 Ocak 2019, s.1-5.

[52] “CHP: Üsküdar’da 7 Bin Hayali Seçmen Tespit Ettik”, 21 Ocak 2019… https://www.evrensel.net/haber/371647/chp-uskudarda-7-bin-hayali-secmen-tespit-ettik

[53] İlayda Kaya, “Sahte Seçmen Kayıtları: İtirazlar Sürüyor”, Cumhuriyet, 22 Ocak 2019, s.4.

[54] Özlem Yüzüak, “Adalar’da Yeni Oyun”, Cumhuriyet, 21 Ocak 2019, s.1-4.

[55] Engin Önen, “CHP’nin Sağı Solu”, Radikal İki, 17 Nisan 2011, s.5.

[56] Türey Köse, “CHP’de Tarafların Parti İçi Demokrasi Sicili”, Cumhuriyet, 26 Şubat 2012, s.5.

[57] Hikmet Çetinkaya, “CHP’nin Açmazı Nedir?”, Cumhuriyet, 18 Kasım 2011, s.5.

[58] Hikmet Çetinkaya, “CHP’nin Sorunu…”, Cumhuriyet, 16 Ocak 2016, s.5.

[59] L. Doğan Tılıç, “CHP Başarıya Konuşuyor!”, Birgün, 10 Ocak 2019, s.3.

[60] Emre Kongar, “İmamoğlu’nun ‘Kucaklayıcı’ Stratejisi”, Cumhuriyet, 17 Ocak 2019, s.2.

[61] Kamuoyunda TBMM Başkanı Binali Yıldırım’ın İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı adaylığı nedeni ile istifa edip etmeyeceği konusunda yapılan tartışmalara saraydan istifasına gerek yok çıkışı gelmiş, Yıldırım ise “…konu kapandı” demiştir.

Anayasanın, Başkanlık Divanı başlığı altındaki 94. maddesi: “TBMM Başkanı, Başkanvekilleri, üyesi bulundukları siyasi partinin veya parti grubunun Meclis içindeki veya dışındaki faaliyetlerine; görevlerinin gereği olan hâller dışında Meclis tartışmalarına katılamazlar; Başkan ve oturumu yöneten Başkanvekili oy kullanamazlar.”

Belirtilen Anayasa maddesi hükmü, açık ve nettir. Bu hükümde Başkanlık divanının siyasi parti veya parti gurubunun faaliyetlerine katılamayacağını açıkça yasakladığı görülmektedir. (Uğur Bayraktutan, “Yıldırım’ın İstifası Zorunlu mu?”, Cumhuriyet, 21 Ocak 2019, s.2.)

Konuya ilişkin olarak eski Danıştay Başkanı Nuri Alan, “Görev süreleri dolan Başkan ve üyelerin 23 Ocak 2019 tarihinden sonra göreve devam etmeleri hâlinde YSK anayasaya aykırı biçimde teşekkül etmiş olacağından vereceği tüm kararlar ve bu kararlara dayanan her türlü uygulama ve işlemler ‘yok’ hükmünde olacak, hukuki sonuçları olmayacaktır,” (Nuri Alan, “YSK’nin Hukukla İmtihanı”, Cumhuriyet, 19 Ocak 2019, s.2.) diyor.

[62] Zülal Kardelen, “Sahte Mağduriyet ve Sağa Yalpalayan Kapsayıcılık”, Cumhuriyet, 13 Ocak 2019, s.10.

[63] “Muharrem İnce’nin deyişi bu! ‘Herkesin Cumhurbaşkanı’ olarak kullandığı sloganı bu kez CHP’ye adapte etmiş. CHP’nin herkesi kucaklayacağı gibi bir iddiayla olumlu bir şey söylediğini zannediyor kuşkusuz. Oysa herkesin partisi olan CHP’nin nasıl bir şey olacağını ben düşünmekte zorlanıyorum… CHP’nin kendisine oy vermeyen kitlelere ulaşmasının önemini yadsıyamam; ancak bunun yolunun sağ politikalar ve kimliksizlikten geçeceğini düşünmüyorum. Bu konuda birçok tartışma yapılması gerektiği ortada; bu nedenle, başla bir yazıya bırakmak gerekiyor. Ancak bu tartışmaların başında ulaşılamayan kitlelere nerelerde ve nasıl kandırıldıklarının/ uyutulduklarının anlatmanın yolunun aranması gelmekte ki, bunun yolunun ‘herkesin CHP’si ‘gibi bir söylem ve duruştan geçmeyeceği açık.” (Meryem Koray, “Herkesin Partisi CHP”, Birgün, 6 Temmuz 2018, s.8.)

[64] Merkez solun 64 yılda girdiği seçimlerdeki oy yüzdeleri şöyle: 1950’de 39.4; 1954’te 35.3; 1957’de 41.1; 1961’de 36.7; 1963’te 36.2 (yerel); 1965’te 28.7; 1968’de 27.9 (yerel); 1969’da 27.3; 1973’te 33.3; 1973’te 37 (yerel); 1977’de 41.3; 1977’de 41.7 (yerel); 1983’te 30.4 (Halkçı Parti); 1987’de 32.5 (SHP+DSP toplamı); 1989’da 38 (SHP+DSP toplamı) (yerel); 1991’de 31.5 (SHP+DSP toplamı); 1994’te 27.7 (SHP+DSP+CHP toplamı); 1999’da 30.8 (DSP+CHP toplamı); 2002’de 20.5 (CHP+DSP toplamı); 2004’te 25 (CHP+SHP+DSP toplamı) (yerel); 2007’de 26 (CHP+DSP toplamı); 2009’da 23.1 (yerel); 2011’de 25.9; 2014’te 25.5… Bu tablonun bize öğrettiği şu: CHP ne zaman darbeci zihniyetten ve merkezden uzaklaşıp baskıya direnen, alternatif üreten, değişim isteyen, sivil, halkçı, sol bir çizgiye yaklaşsa, kitlelerden oy aldı. Merkeze yamanmalar, darbeler, bölünmelerse partiyi eritti. (Can Dündar, “CHP Tıpış Tıpış Sola Dönmeli”, Cumhuriyet, 5 Eylül 2014, s.6.)

[65] Ergin Yıldızoğlu, “Yapışkan Statüko”, Cumhuriyet, 13 Kasım 2013, s.4.

[66] “En Büyük Devrimci Hz. Muhammed”, Hürriyet, 27 Temmuz 2013, s.22.

[67] Fikret Bila, “En Büyük Devrimci Hz. Muhammed”, Milliyet, 27 Temmuz 2013, s.16.

[68] “Erdoğan’a Evet HDP’ye Hayır”… https://www.yenihaber.eu/erdogana-evet-hdpye-hayir/

[69] “İmamoğlu: Cumhurbaşkanı Bile Bize Oy Verir”, 24 Aralık 2018… http://www.cumhuriyet.com.tr/haber/siyaset/1180502/imamoglu__Cumhurbaskani_bile_bize_oy_verir.htm

[70] “CHP’nin AKP’den farklı bir yerel yönetimler programı var da ben mi okumadım? AKP’nin yol yap, beton insan siloları dik diye özetlenebilecek saplantılarına, Karadeniz yaylalarına asfalt döşemek ayıplarına, yine “Kanal İstanbul” ve benzeri demir ve çimento israfından ibaret zırvalarına karşı CHP, kentlere, beldelere nasıl bir yerel yönetim programı sunuyor? Bilen var mı? Varsa beri gelsin…” (Aydın Engin, “Ölü Toprağı Serpilmiş Bir Muhalefet”, Cumhuriyet, 19 Temmuz 2018, s.8.)

[71] “Alper Taş: CHP İyi Örneklerden Korkuyor”, 7 Ocak 2019… https://www.birgun.net/haber-detay/alper-tas-chp-iyi-orneklerden-korkuyor.html

[72] Deniz Kavukçuoğlu, “CHP Kurultayına Doğru Notlar (2)”, Cumhuriyet, 16 Ocak 2016, s.14.

[73] Sebahat Karakoyun, “… ‘CHP Sol’dan Kaçarak Güç Arıyor”, Birgün, 24 Haziran 2014, s.6.

[74] Sebahat Karakoyun, “Ali Şeker: Sağın Hükümranlığı Sağ Adaylarla Pekiştiriliyor”, Birgün, 20 Aralık 2018, s.8.

[75] İhsan Çaralan, “CHP Ülkücü Bir Çizgiye Geldi de Biz mi Bilmiyoruz?”, Evrensel, 6 Aralık 2018, s.3.

[76] Güven Gürkan Öztan, “CHP’yi Konuşmak ya da Konuşamamak!”, Birgün, 23 Temmuz 2018, s.3.

[77] Ergin Yıldızoğlu, “CHP’nin Krizi”, Cumhuriyet, 5 Temmuz 2018, s.11.

[78] “Engin Altay: Cumhuriyeti Biz Kurduk Bekçisiyiz Demek Yanlış”, Haber Türk, 10 Ocak 2016, s.17.

[79] Zeynep Miraç, “Prof. Dr. Mete Tunçay: CHP ‘Sol’a Umut Vermiyor”, Milliyet, 4 Şubat 2013, s.16.

[80] Zeynep Miraç, “CHP’ye Karşı CHP’li”, Cumhuriyet Sokak, 21 Şubat 2016, s.18.

[81] Doğan Özgüden, “60-70’lerin TİP’i Günümüzde HDP’dir…”, Artıgerçek, 4 Ocak 2019… https://www.artigercek.com/haberler/60-70-lerin-tip-i-gunumuzde-hdp-dir

[82] İrfan Aktan, “HDP Niye Etkili Siyaset Yapamıyor?”, 29 Ekim 2018… https://www.gazeteduvar.com.tr/yazarlar/2018/10/29/hdp-niye-etkili-siyaset-yapamiyor/

[83] “Fikir üreten bir parti eleştirenleri arkasından sürüklerken, fikir üretemeyen bir parti de kendisini eleştirenlerin arkasından sürüklenir ve giderek kendi kusurlarının kaynağı olarak dışarıdan gelen eleştirileri gösterir. Oysa ister hasımdan ister hısımdan gelsin, HDP’nin kendisini eleştirenlerin amaçlarına, kişisel hezeyanlarına, ideolojik maksatlarına vs, değil de bu eleştirilere saha açan eksikliklerine odaklanması anlamlı bir sonuca varmasına yarayabilir. Dolayısıyla HDP’yi bu ideolojik kuşatmayı yarmaya zorlamak üzere yapılan eleştirilerin tam zamanı gibi görünüyor.” (İrfan Aktan, “HDP’yi Eleştirmenin Tam Zamanı!”, 5 Kasım 2018… https://www.gazeteduvar.com.tr/yazarlar/2018/11/05/hdpyi-elestirmenin-tam-zamani/)

[84] Fırat Aydınkaya, “Kürt Hareketi Kürtlere Ne Vaat Ediyor?”, 8 Ekim 2018… https://www.gazeteduvar.com.tr/forum/2018/10/08/kurt-hareketi-kurtlere-ne-vaat-ediyor/

[85] Perihan Koca, “HDP ve İki Uçlu Eleştiri”, 5 Kasım 2018… https://www.gazeteduvar.com.tr/forum/2018/11/05/hdp-ve-iki-uclu-elestiri/

[86] Ernesto Laclau-Chantal Mouffe, Hegemonya ve Sosyalist Strateji-Radikal Demokratik Bir Politikaya Doğru, Çev: Ahmet Kardam, İletişim Yay., 2008.

[87] Ali Haydar Saygılı, “Laclau ve Mouffe’da ve Öcalan’da Radikal Demokrasi”, 5 Ekim 2016… http://www.abstraktdergi.net/laclau-ve-mouffe-da-ve-ocalan-da-radikal-demokrasi/

[88] Eski ‘Taraf’ yazarı, “Yetmez ama evet”çi HDP’li Erol Katırcıoğlu, AKP’yi Sovyetler Birliği Komünist Partisi’ne benzeterek “Sizler Bolşevik’siniz, bizler de Menşevik gibi hissediyorum burada ve Bolşevikler de Duma’da çoğunluktaydı. Onların istediği oldu, onların isteği üzerinden sistem belirlendi ve sistem özü itibarıyla devletçiydi,” dedi. (“HDP’li Vekilin Sol Düşmanlığı Pes Dedirtti: AKP Bolşeviklere Benziyor”, 7 Aralık 2018… http://haber.sol.org.tr/turkiye/hdpli-vekilin-sol-dusmanligi-pes-dedirtti-akp-bolseviklere-benziyor-252233)

[89] Erol Katırcıoğlu, “Krizin Nedeni Yeni Sistemdir”, Yeni Yaşam, 27 Ekim 2018, s.7.

[90] Ümit Akçay, “(Neo)Liberalizm, Demokrasiyi Tasfiye Ediyor”, 17 Ocak, 2019… https://www.gazeteduvar.com.tr/yazarlar/2019/01/17/neoliberalizm-demokrasiyi-tasfiye-ediyor/

[91] Veysi Sarısözen, “Kürt Sorununa Teorik Yaklaşım”, Yeni Yaşam, 1 Ağustos 2018, s.7.

[92] Ömer Ağın, “Kürt Sorunu Bir Emek Hareketi Sorunudur”, Yeni Yaşam, 7 Ağustos 2018, s.10.

[93] Ömer Ağın, “Günümüzde Barış Mücadelesinin Anlamı”, Yeni Yaşam, 4 Eylül 2018, s.10.

[94] V. İ. Lenin, Ulusal Sorun ve Ulusal Kurtuluş Savaşları, Çev: Yurdakul Fincancı, Sol Yay., 1979, s.202-203.

[95] V. İ. Lenin, Seçme Eserler: Gericilik ve Yeniden Yükseliş Yılları 1908-1914, Cilt:4, Çev: Süheyla Kaya, İnter Yay., 1995, s.275.

[96] Yusuf Karataş, “Çözüm Süreci mi, Çözüm Beklenticiliği mi?”, Evrensel, 5 Kasım 2018, s.8.

[97] Barış İçin Akademisyenler’in “Bu suça ortak olmayacağız” adlı bildirisine imza attığı gerekçesiyle “Terör örgütü propagandası yapmak” suçlamasıyla yargılanan gazeteci ve akademisyen Nuray Mert, 1 yıl 3 ay hapis cezasına çarptırıldı. Mahkeme, Mert hakkındaki hükmün açıklanmasını geri bıraktı. İstanbul 37. Ağır Ceza Mahkemesi’ndeki duruşmaya Mert katılmazken, avukatları hazır bulundu. Esas hakkındaki savunması sorulan Mert’in avukatı Serdar Laçin, “Müvekkilimizin kendi beyanına göre bildiriyi imzalama amacı AKP döneminde başlatılan çözüm sürecine dönme amacıdır. Müvekkilimizin beraatine karar verilmesini talep ediyoruz” dedi.

Mahkeme heyeti, Nuray Mert’i üzerine atılı, “Terör örgütü propagandası yapmak” iddiasının sabit olduğunu savunarak, önce 1 yıl hapis cezasına çarptırdı. Suçun basın yayın yoluyla işlenmesini dikkate alınarak cezayı 1 yıl 6 ay hapse çıkaran heyet, iyi hâl indirimi yaparak sanık Nuray Mert’i netice olarak 1 yıl 3 ay hapis cezasına çarptırdı. Mahkeme, Mert’in sabıkasız oluşunu, duruşmadaki tutum ve davranışlarını dikkate alarak ‘yeniden suç işlemekten çekineceği yönünde kanaat oluştuğu’ belirtilerek hükmün açıklanmasını geri bıraktı. (“Nuray Mert’e Hapis Cezası”, 12 Aralık 2018… https://www.artigercek.com/haberler/nuray-mert-e-hapis-cezasi?fbclid=)

[98] “Bilgen: İslâm ve Sol’un Bir Araya Gelmesi İçin Kavram Dayatması Yapılmamalı”, 13 Ocak 2019… https://www.demokrathaber.org/siyaset/bilgen-İslâm-ve-solun-bir-araya-gelmesi-icin-kavram-dayatmasi-yapilmamali-h112046.html

[99] Mücahit Bilici, “Evrenselci Kurtuluş İdeolojileri ve Kürtler”, 24 Ekim 2018… https://www.gazeteduvar.com.tr/forum/2018/10/24/556375/

[100] “Zamanın ruhunu okuyamayanlar, tarihin çöp sepetine giderler. Suyun akışına direnenler, uçuruma sürüklenirler. Bölge halkları yeni şafakların doğuşuna şahitlik etmektedir. Savaşlardan, çatışmalardan, bölünmelerden yorgun düşen Ortadoğu halkları artık kökleri üzerinden yeniden doğmak, omuz omuza ağaya kalkmak istiyor. Bu Newroz hepimize yeni bir müjdedir.

Hz. Musa, Hz. İsa ve Hz. Muhammed’in mesajlarındaki hakikâtler, bugün yeni müjdelerle hayata geçiyor, insanoğlu kaybettiklerini geri kazanmaya çalışıyor. Batının çağdaş uygarlık değerlerini toptan inkâr etmiyoruz. Ondaki aydınlanmacı, eşit, özgür ve demokratik değerleri alıyor kendi varlık değerlerimizle, evrensel yaşam forumlarımızla sentezleyerek yaşamlaştırıyoruz. Yeni mücadelenin zemini fikir, ideoloji ve demokratik siyasettir, büyük bir demokratik hamle başlatmaktır,” (Abdullah Öcalan, Demokratik Kurtuluş ve Özgür Yaşamı İnşa (İmralı Notları), Mezopotamya Yay., 2015, s.41.) diyen Abdullah Öcalan’a göre, Kürtler ile Türkler İslâm kardeşliği temelinde, Ortadoğu’da büyük bir güç olabilirler! Birliğin temeli de İslâm olmalıdır. Temel alınması gereken ise Medine Sözleşmesi’dir Ona göre…

“İslâm’ın tonlarca geleneği vardır! İslâm demokratik bir mücadele alanıdır! İslâm’ın komünist bir yanı vardır.” (Abdullah Öcalan, Demokratik Kurtuluş ve Özgür Yaşamı İnşa (İmralı Notları), Mezopotamya Yay., 2015, s.200-201.)

“Hz. Muhammed enteresan bir devrimcidir. Çok evlilik yapmış diyorlar ya, aslında çok evlilik değil; ortada kalan kadınları alıyor yanına. Belki bir tür kendi örgütü gibi yaklaşıyor kadınlara. Yoksa sırf cinsellik olarak değerlendirmek yanlış olur.” (Abdullah Öcalan, Demokratik Kurtuluş ve Özgür Yaşamı İnşa (İmralı Notları), Mezopotamya Yay., 2015, s.54.)

Öcalan’ın burada söylediklerinin gerçeklikle hiçbir ilgisi yoktur. İslâm’ın komünist düşünce ile bağı yoktur. Ortada kalan kadınları yanına aldığı düşüncesi İslâmcıların çokça dillendirdiği bir iddiadır! Erkek egemenliğinin en açık ifadelerinden biri olan çok eşliliği (tabii yalnızca erkekler için!) kadınlara yapılmış bir iyilik gibi göstermenin açıklamasıdır bu.

Devam ediyor Öcalan: “Medine’deki İslâm da halkçı İslâm anlayışıydı. Ortadoğu’da İslâm’ı en iyi yaşayan benim. Demokratik esasları en iyi uygulayan en iyi İslâm’dır, ama yorumlarımız farklıdır. Ben daha sosyalist yorum yapıyorum.” (Abdullah Öcalan, Demokratik Kurtuluş ve Özgür Yaşamı İnşa (İmralı Notları), Mezopotamya Yay., 2015, s.174.)

Medine sözleşmesi, 622 yılında, Medine’de barış ortamını sağlamak için gruplar arasında düzenlenmiş, taktik bir sözleşmedir ve dengeler değişince bozulmuştur.

[101] Karl Marx, Hegel’in Hukuk Felsefesinin Eleştirisi, Çev: Kenan Somer, Sol Yay., 1997, s.201.

[102] Polat S. Alpman, “Solcu Müslüman da Neymiş!”, 17 Ocak 2019… http://www.birikimdergisi.com/haftalik/9315/solcu-musluman-da-neymis#

[103] Amin Maalouf, Doğunun Limanları, Çev: Saadet Özen, Yapı Kredi Yay., 1996.

[104] Örsan K. Öymen, “… ‘Post-Modern’ Şarlatanlık”, Cumhuriyet, 17 Ocak 2019, s.12.

[105] “Eşitlik ve Özgürlük İslâm’ın Özünde Var”, Yeni Yaşam, 14 Ocak 2019, s.3.

[106] Orhan Gökdemir, “Gerici Dalgaya Karşı”, 15 Ocak 2019… http://haber.sol.org.tr/yazarlar/orhan-gokdemir/gerici-dalgaya-karsi-254756

[107] V. İ. Lenin, Sosyalizm ve Savaş, Rus Sosyal-Demokrat İşçi Partisinin Savaşa Karşı Tutumu, Çev: N. Solukçu, Sol Yay., 1970, s.118.

[108] Selahattin Demirtaş, “Korkularla Siyaset Olmaz”, Cumhuriyet, 12 Eylül 2017, s.14.

[109] “Farklılıkları Bilerek Ortaklılıkları Güçlendireceğiz”, Halkın Sesi, Yıl:13, No:322, 7-20 Kasım 2018, s.2

[110] “HDP’den Metropoller İçin İddialı Çıkış”, Yeni Yaşam, 8 Aralık 2018, s.6.

[111] Ömer Ağın, “31 Mart’ta Kırk Katır mı Kırk Satır mı?”, Yeni Yaşam, 18 Aralık 2018, s.10.

[112] “Ekonomi İlk Kez Kürt Sorununun Önüne Geçti”… https://www.gazeteduvar.com.tr/gundem/2019/01/11/ekonomi-ilk-kez-kurt-sorununun-onune-gecti/

[113] “Seçmenin Tercihi Değişmedi”, Yeni Yaşam, 4 Ocak 2019, s.8.

[114] “Gelirden En Az Pay Kürtlerin”, Yeni Yaşam, 8 Ocak 2019, s.4.

[115] “Eylem Yapan İşçi Sayısında Artış”, Birgün, 13 Ocak 2019, s.10.

[116] Fatih Yaşlı, “Seçim Bir Siyasi Faaliyet Değildir”, Birgün, 13 Ocak 2019, s.9.

[117] “Yerel seçimler açısından meselenin aslî boyutu ise, kentsel sorunların içinden çıkılmaz bir hâle gelmesidir. Kent içinde ulaşım, toplu ulaşım konusunda atılan adımlara rağmen gerek bölgesel entegrasyon, gerekse artan nüfus baskısı ile iş saatlerinde çileye dönüşmüştür. Pek çok kent altyapı sorunları ile boğuşmaktadır. Köyden kent merkezlerine, kent merkezlerinden büyük kentlere akış sorunu derinleşmektedir. Kentlerin dikey hareketi kentsel krizi beslemektedir. Kentsel dönüşüm süreci, müteahhitlerin yükselen fiyat baskısı altında akamete uğramıştır. Siyasal iktidar rant beklentisi üzerinden destek topladığı, kentin çeperine yerleşmiş, kırsal nüfusun kendisine ilgisini diri tutacak araçlara ihtiyaç duyacaktır. Bu nedenle inşaat sektöründeki daralmanın, büyük projelere kaynak aktarmada yaşanan zorlukların yerel seçimlere giderken anlamı açıktır.

Kentin sınıfsal ve mekânsal ayrışmasının siyasal olarak da karşılığının olduğu açıktır. Bu süreçte alternatif bir yerel yönetim siyasetinin araçları şüphesiz mevcuttur. Kentin değişim değerini değil, kullanım değerini öne çıkartan, kent-kır arasındaki ilişkiyi yeniden üreten, kentsel hizmetleri çepere yayan, İstanbul başta olmak üzere kentlerin ticari bir mal olarak gören anlayışlarla hesaplaşan, kentsel siyasete katılımı mahalle ölçeğinden itibaren kuran, sermayenin değil, emeğin beklentilerine cevap üreten bir yerel siyasete ihtiyaç var. Bu seçimler sermayenin krizine karşı emeğin kentlerini kurmak için bir fırsat. Muhalefet bu fırsatı siyasal iktidarın kötü bir taklidi olmaya aday bir biçimde kullanmaya kalkarsa, fırsatın geri tepeceği açıktır.” (Serkan Öngel, “Yerel Seçimlere Doğru-1”, Birgün, 3 Ocak 2019, s.10.)

[118] “31 Mart seçiminde, genel olarak sosyalist sol adıyla şanıyla yarışan bir siyasi özne değil. Ovacık’ın ‘komünist başkanı’ ve onun bu kez Tunceli’ye aday olması genelden ayrılıyor… ‘Komünist Başkan’, söyledikleriyle değil de Ovacık’ta yaptıklarıyla, seçildiğinden beri Türkiye’nin her yanında konuşuldu. Şimdi, kendisinin Tunceli merkezde, arkadaşlarının da ilin dört ilçesinde aday olduğu Ovacık örneğini çoğaltma hamlesi başarılı olursa, işe yarayanın söylemeyi değil eylemeyi merkeze alan bir siyaset tarzı olduğu görülecek. Dikkatlerin CHP’nin soluna çekilmesine de önemli bir katkı yapılmış olacak… Sosyalist sol, ‘söylemeyi’ değil de ‘eylemeyi’ hâkim siyaset tarzı hâline getirebildiğinde, bir yandan daha etkin bir siyasi özneye dönüşürken, öte yandan da hem memleketin siyasi ikliminin hem de sosyal demokrasinin sağa bakan gözünün sola dönmesine katkıda bulunacak.” (L. Doğan Tılıç, “Seçim Bir Siyasi Faaliyettir”, Birgün, 12 Ocak 2019, s.3.)

[119] Siegfried Kraucauer, Kitle Süsü, Çev: Orhan Kılıç, Metis Yay., 2011.

[120] Selman Güleryüz, “Gaye Yılmaz: Seçimden Sonra IMF’ye Gidilecek”, Yeni Yaşam, 24 Aralık 2018, s.4.

[121] Ali Murat İrat, “Yeni Çağda Sosyalizm ve Barbarlık”, Birgün, 16 Aralık 2018, s.2.

[122] Sungur Savran, “Sarı Yeleksizler: 12 Ayda 12 Halk İsyanı!”, Gerçek Gazetesi, No:112, Ocak 2019.

[123] İbrahim Varlı, “Vuruşkan Bir Şahandır Umut”, Birgün, 1 Ocak 2019, s.5.

[124] Pakrat Estukyan, “Zafer Kapitalizmi Yıkarak Gelecek”, Yeni Yaşam, 11 Aralık 2018, s.7.

[125] “Alain Badiou: Marksist Düşüncede Yeni Bir Başlangıç Noktasındayız”… https://www.gazeteduvar.com.tr/dunya/2018/12/08/alain-badiou-marksist-dusuncede-yeni-bir-baslangic-noktasindayiz/

[126] Hiçbir şey, düş gücü kadar özgür değildir. Ve insanın düş gücünün sınırsızlığı, özgürlük çığlığı olan “ütopya”yı yarattı… “Ütopya” sözcüğünü ilk kez Thomas More 1516’da kullandı. “Olmayan yer” anlamındaki onun ütopyası, düşsel ve ülküsel bir toplum tasarısıydı. Ütopya, görkemli bir anlam kazanarak türün adı oldu. İnsanın binlerce yıllık altın çağ özleminin, eşitlik arayışının coşkusu, umudu, yol göstericisi olurken bu arayışın karşılaşacağı engellere ve tehlikelere dikkat çekti. Tommaso Campanella, dünyayı kirleten fabrikaların olmadığı, herkesin sanatçı olduğu “Güneş Ülkesi”ni yarattı. Francis Bacon, “Yeni Atlantis”te cennetten daha güzel bir adayı anlattı.

[127] Yaşar Kemal Kendini Anlatıyor-Alain Bosquet ile Görüşmeler, YKY, 2005.

[128] Hicri İzgören, “Umut ile Sevda ile Düş ile”, Yeni Yaşam, 3 Ocak 2019, s.11.

Ziyaretçilerimiz, yaptığı yorumlardan kendileri sorumludurlar.

%d blogcu bunu beğendi: