TEMEL DEMİRER: MAYIS KIZILLIĞINDA ‘71 KOPUŞU VE KAYPAKKAYA

 

TEMEL DEMİRER

 

“Şelaleye

Düşmüştür

Zeytinin dalı;

Celaliyim

Celalisin

Celali.”[1]

 

Mayıs ayı, devrimci hareket tarihimizin kızıl şafağıdır. Ona dair ne söylesek, daima eksik kalacaktır.

Kolay mı? Radikal bir kopuştan söz ediyoruz.

Sömürü sistemine karşı verilen mücadeleyi siyasal iktidarın fethedilmesine bağlayan tarihsel cürettir ifade ettiğimiz.

Ya da düzen içi siyaset anlayış(sızlığ)ından kopan Mahir Çayan’lar, Deniz Gezmiş’ler, İbrahim Kaypakkaya’lar nezdinde gerçekleşen ‘71 Devrimci Kopuşu, “Gerçekçi olun, imkânsızı isteyin” praksisidir.

Mayıs’ın kızıllığı hepimize, XI. Tez’deki üzere dünyanın nasıl değiştirileceğini öğretirken; Karl Marx’ın, “Biz dünyaya şunu söylemiyoruz: ‘Mücadelelerinizi durdurun, yaptıklarınız aptalca şeylerdir; gerçek mücadele sloganını biz size vereceğiz.’ Biz sadece dünyaya gerçekte ne için mücadele ettiğini ve bilincin, o istese de istemese de, kazanılmasın zorunlu olan bir şey olduğunu gösteriyoruz,” uyarısını da unutmuyoruz.

Söz konusu kopuş hemen her şeyi yeniden biçimlendirirken;[2] tarihsel bir mücadelenin de güzergâhını belirlemişti!

Örneğin 18 Mayıs 1973’de İbrahim Kaypakkaya’nın teslim alınamayan iradesi yine 1982’nin 18 Mayıs’ında Diyarbakır Zindanı’nda işkenceye protesto için kendini yakan Ferhat Kurtay, Necmi Öner, Mahmut Zengin ve Eşref Anyık’ın başkaldırısına yol açmıştı.[3]

Yani gerçek bir bütünün parçalarından oluşan Mayıs’ın kızıllığı çok ama pek çok şeyi değiştirdi; onun gücü de buradaydı zaten.

“Nasıl” mı?

Mesela Ruhi Su’nun ‘Mahsus Mahal’ını dilinden düşürmeyen İbrahim Kaypakka’nın mezarının yapılmasına anıt mezar olmaması koşuluyla izin verilip, mezarın olduğu köye bir de karakol kurulmuş ve bu kadarla da yetinilmeyip mezarı ziyaret eden, ağıt yakan İbo’nun anasına bile dava açılmıştı.

Mayıs’ın kızıllığı asla gölgelenemedi; tiranların buna gücü yetmedi…

Alın size bir örnek: 2003 yılının yaz aylarında bir grup yolcu, Malatya’nın köylerinden arabayla geçerken, yol kenarında bulunan kayısılardan bir miktar almak isterler. Kendilerine yetecek kadar kayısı toplar ve tarla sahibi köylüye ücretini vermek isterler. Bu sırada yolculardan birisi köylüye: “Amca sen İbrahim Kaypakkaya diye birisini tanır mısın?” diye sorar.

Böyle bir soru karşısında afallayan, bir o kadar da kaygılanan köylü duraksarken; yolcu sözüne devam eder: “Biz onun yoldaşlarıyız!”

Bunu duyan köylünün yüzünde, içten içe duyduğu memnuniyetin ifadesi olarak bir tebessüm belirir ve sözünü sakınmaz: “Koyun o paranızı cebinize, ben Kaypakkaya’nın yoldaşlarından para almam!”

 

‘71 DEVRİMCİ KOPUŞU

 

Derinlikli kökleriyle halkı kucaklayan bu gerçekliğin ardında ‘71 Devrimci Kopuşu gerçeği yatar.

Coğrafyamızda ‘71 Devrimci Kopuşu ya da ‘68’den söz edildi mi; ilk akla gelen Deniz Gezmiş’tir, Mahir Çayan’dır, İbrahim Kaypakkaya’dır, onların yoldaşlarıdır.

Radikal sosyalistler için Onlar önderlerimiz ve halk kahramanlarıyken; geniş halk kitleleri için ise, sözünün ardında duran, dürüst, davasına sonuna kadar bağlı, halktan yana yiğitlerdi.

“Sosyalist hareketin devrimci virajı olarak” da anılan ‘71 Kopuşu Türkiye Halk Kurtuluş Partisi-Cephesi (THKP-C), Türkiye Halk Kurtuluş Ordusu (THKO), Türkiye Komünist Partisi-Marksist Leninist (TKP-ML) tarafından gerçekleştirilmiş tarihsel atılımdı.

Bu kopuşun seyri ve yönü bellidir ve söz konusu kopuşun yönünü en iyi 70’lerin başındaki kopuşun en son düşeni ve zincirin son halkası olan İbrahim Kaypakkaya’nın vardığı nokta anlatır.

Dönemdaşlarının, “Deniz’in ve Mahir’in ve Kaypakkaya’nın samimiyetinden kimsenin kuşkusu yok. Ölümüne samimiydiler,”[4] notunu düştüğü Onlar; çok önceleri coğrafyamızın bugünüyle cebelleşip, hesaplaşmışlardı.

Örneğin Deniz Gezmiş sonradan Türkiye’nin Cumhurbaşkanı olan Abdullah Gül ile yıllar önce karşı karşıya gelmişti.

ABD’nin Ankara Büyükelçisi Robert Commer’in makam aracını yakanlardan 68 kuşağı temsilcilerinden Tuncay Çelen hepimize şunları aktarıyor:

“Abdullah Gül üniversite yıllarında fikri mücadelesini babası ve yakın çevresinden etkilendiği için, doğal olarak MTTB ve Akıncılar çatısı altında sürdürür. O dönemde sağ, sol kutuplaşmaları içinde yaşanan gerilimler ve tartışmalar herkesi etkiliyor ve olayların içine çekiyordu. Nitekim Abdullah Gül gibi yakın çevresinde sessiz ve uyumlu olduğu bilinen birisi bile bu ortamda aktif hareket içine girmiş ve İstanbul Üniversitesini kontrol altına alan Deniz Gezmiş ve arkadaşları, Abdullah Gül ve arkadaşlarının fotoğraflarını duvarlara asmıştı. Abdullah Gül bu gergin dönemde 6 ay üniversiteye giremeyecekti.”[5]

Militanlığı yanında enternasyonalist özellikleriyle ‘71 Devrimci Kopuşu Filistinliydi de…

Yeri geldi hatırlatalım: “Filistinlinin yanında olmak, kıskançlıktan daha soylu bir tutumdur. Ama bu dayanışmanın bir tarihi var ki, atlanmamalı, unutmamalı, unutturulmamalıdır. Türkiye sosyalist hareketinin en genç neferleri, Filistin direnişinin yanında olageldiler hep. Hatırlamak, hatırlatmak zorundayız bunu. Gerçeğe bağlılık duygumuz en erdemli yanımızdır çünkü. Deniz Gezmiş, meseleye, örneğin, İslâmcı gibi bakmadığı için, gencecik yaşında yoldaşlarıyla Filistin’e gidip, El Fetih örgütü içinde, İsrail Siyonizmi’ne karşı savaştı.”[6]

Toparlarsak: 1970’ler sosyalist solun kitleselleşerek toplumsal meşruiyet kazandığı ve siyasal hayatın etkili aktörlerinden biri olduğu tarihsel momenti imler. 1971 ise “kopuş” olarak nitelenmiştir.

‘71 kopuşunun en radikal aktörleri, burjuva uygarlığının şu ya da bu kanadının ilerleticisi değil yıkıcısı olduğumuzu, burjuva devrimciliğinin değil, ezilenlerin devrimci mücadelesinin mirasçısı olduğumuzu anımsatır bize her daim.

Eski ve devlete yakın aydın tipinden de kopuştur ‘71 hareketi. Alt sınıflardan gelen gençlerin 60’lardaki sosyalist aydınlanma sürecinin yani yeni ve halka yakın bir aydın tipi olarak sosyalist sahnede ön plana fırlayışının da simgesidir.

İşçi sınıfı öncelliği ve önderliğine net vurgu yapan kopuş açısından aslolan ideolojik bir önderlik değil; bizatihi fiili/fiziksel bir önderliktir.

Özetle ‘71 kopuşu bir ayağını eskiye, öteki ayağınıda proletarya sosyalizmine yerleştirdiği bir kopuş inşa etmeye çalışmıştı. Alınan darbelerle köprünün ikinci ayağı tamamlanmadan kalmıştı.

Ancak ne pahasına olursa olsun, ‘71 devrimcileri ihtilalci bir kopuş yarattı. Bu kopuş kendini somut olarak sistem dışılıkla ve devlet karşıtlığıyla ifade etti.

‘71 pratiği ihtilalci bir yolu gösterirken; devrimci hareketinin radikal kanadının literatüründe, odağında TKP (M-L), THKP-C ve THKO’nun durduğu 1971 devrimci çıkışı, revizyonizmden ve reformizmden kopuştur.

1971 devrimci çıkışı, 1920’lerin ikinci yarısından başlayarak Kemalizmin bir çeşit sol kanadı hâline gelmiş olan ve devrimci iktidar perspektifinden yoksunlukla malûl olan bir “sol” anlayıştan kopuşken; bunun son halkası da İbrahim Kaypakkaya’nın vardığı noktadır.

 

İBRAHİM KAYPAKKAYA

 

“Hamza” kod adını kullanan İbrahim Kaypakkaya, Türkiyeli devrimciler açısından genellikle birbirine zıtmış gibi görünen iki farklı başlık altında değerlendirilir. Bir kısmı İbrahim’i “ser verip sır vermeyen” bir devrimci olarak tanımlarken, diğer bir kısmı onu Mao Zedung’un düşüncelerini kopya eden bir köylü devrimcisi olarak görür. Bu iki farklı bakış açısının kesiştiği ortak nokta, her ikisinin de İbrahim’i anlamaktan son derece uzak olmalarıdır.

İbrahim’i ser verip sır vermeyen yönü ile öne çıkaran bakış açısının temel sorunu, İbrahim’i yalnızca işkencedeki tutumu ve direnişi ile yücelterek, onu bu yönü ile kahramanlaştırmasıdır. İbrahim’in yalnızca bu yönü ile öne çıkarılması, ister istemez onun bütünü ile anlaşılmasını güçleştirdiği gibi uğruna serinden geçtiği sırrın da üzerini örter.

Diğer bakış açısı ise Mao Zedung’a dair olumsuz değerlendirmelerden yola çıkıp, İbrahim’in fikirlerini ve eylemlerini küçümseyerek gözardı eder. Böylece İbrahim’in komünist niteliği hem olumsuzlanan Mao dolayımıyla, hem de uvriyerist (işçici) bir yaklaşımla değersizleştirilir.

Dolayısıyla İbrahim’i kendi gerçekliği içinde değerlendirebilmek adına öncelikle bu iki bakış açısı ile hesaplaşılması gerekiyor. Çünkü her ikisi de İbrahim’i egemenler açısından tehdit edici olmaktan çıkartıyor. İbrahim’i kahramanlaştırıp bir ikona dönüştürmek ya da küçümseyip görmezden gelmek arasında sistem açısından tehlikeli bir fark bulunmuyor.

Oysa, “Biz işçi sınıfı hareketiyiz, onun öncü müfrezesiyiz. Köylü hareketi asla değil. Ülkemizin bugünkü somut şartları bize köylülükle ilgili görevler yüklüyor, ama bu geçicidir, bizi asıl görevimize yaklaştıran geçici bir adımdır. Köylülük, kitle olarak, bir bütün olarak, ‘üretim araçlarının özel mülkiyeti alanında’ bulunmaktadır. Kapitalist toplumun temelinin muhafazasından yanadır. Köylülük, modern sanayi karşısında dağılan ve yok olmaya doğru giden bir sınıftır. Oysa proletarya, mülkiyetle bütün bağlarını koparmıştır. Modern sanayin özel ürünü ve asil ürünüdür… Bu nitelikleri dolayısıyla da, toplumun bütün emekçi kesimlerinin, bu düzenden acı çeken insanlığın tümünün kurtuluşunu, tarih işçi sınıfının omuzlarına yüklemiştir. İşte biz, bu sınıfın öncü müfrezesiyiz ve bu yüzdendir ki, partimizin önüne bir de köylü sıfatının eklenmesi, bilimsel olarak yanlıştır,” diyen İbrahim Kaypakkaya coğrafyamızda, kapitalist sistem açısından dönemin en tehlikeli komünisti olarak görülüyordu. Böyle görülmesinin temel sebebi ise Lenin’in “devrimci teori olmadan, devrimci pratik olmaz” sözünü, kendi özgünlüğünde gerçekleştirmeye başlamış olmasıdır. Bu özgünlük İbrahim’in komünist niteliğini Kemalizm ile barışık olarak değil, onun dışında ve karşısında inşa etmesine dayanır. Kemalizmin sınıfsal niteliğinin analizine yönelik çalışmaları, İbrahim’in teorik açıdan pek konuşulmayıp, üzerinin örtülmesinin de temel bir nedenidir. Özellikle İbrahim’i yukarıda bahsedilen iki bakış açısından herhangi biriyle değerlendirmekte ısrar edenler, bu nedenle onun fikir ve eylemlerinin görmezden gelinip, hasır altı edilmesine de ister istemez katkıda bulunurlar…

İbrahim’in Mao’yu taklit eden, basit bir köylü devrimcisi olarak ele almak, onun bulunduğu her bölgeyi analiz etmesinin ve oradaki yerel halkla devrimci mücadelenin kuvvetlenmesine yönelik ilişki geliştirmesinin sebeplerini anlamaktan da uzaktır. Gerçeklik şudur ki, İbrahim’in teorisi gibi pratiği de devrimcidir ve komünist bir içeriğe sahiptir.[7]

Elbette “İbrahim Kaypakkaya da bir mesih ya da bir ikona değildi.”[8]

O, Büyük Proleter Kültür Devrimi’nin (BPKD) ve onun idelojik ve siyasal önderi Mao’nun safında yer almıştı.

Katledildiğinde 24 yaşında olan İbrahim Kaypakkaya, Çorum’a bağlı Karakaya köyünde doğuyor. İlkokulu bitirince Hasanoğlan İlköğretim Okulu’na, oradan da İstanbul Çapa Yüksek Öğretmen Okulu’na giriyor.

İstanbul’da aktif bir öğrenci ve devrimci oluyor. Aslında devrimci fikirlerle Hasanoğlan’da tanışıyor ancak birçok şey İstanbul’da yerli yerine oturuyor. Mücadelenin yükseldiği 1967-68 yıllarında, Fikir Kulüpleri Federasyonu (FKF)’nun Çapa’da şubesini kuruyor. Okul yönetimi, derneğin 10 kurucu üyesini okuldan bir ay uzaklaştırıyor. Ancak bununla yetinmeyip savcılığa suç duyurusunda bulunuyor. Daha sonra bu 10 kişiyi okuldan atıyorlar. Onlar da, Danıştay’a dava açıyorlar. Kazanıyorlar. Ancak 10 kişiden sadece İbrahim okula alınmıyor. İbrahim ise bu sürede hiç boş durmuyor ve bütün etkinliklerde yer alıyor.

Forum, Ant Türk Solu, Aydınlık Sosyalist Dergi gibi yayınlarda yazılar yazıyor. 6. Filo ve Kanlı Pazar eylemlerinde de yer alıyor. Okul işgallerine ve boykotlara katılıyor. Trakya’da köy mitinglerinin örgütlenmesine, Demir Döküm Sungurlar, Horoz Çivi, Petriks Ege Sanayi, EAS Akü, Gamak Singer, Derby gibi fabrikalarda işçilerle mücadele örgütlüyor.

Okuldan atılınca Çorum’a dönüyor ve Çorum köylerinde çalışmaya başlıyor. Bu bölgedeki çalışmalarını, ‘Çorum içinde sınıfların tarihi’ konulu inceleme ile yazıya dönüştürüyor. Arkasından Malatya, Antep yörelerinde, Silvan, Nazimiye, Kürecik ilçelerinde, Haydaran’da, Nurhak ve Düzgün dağlarının köylerinde çalışmalar yapıyor. Bu sürelerde de İstanbul ve Ankara’ya gidip geliyor. Yine Malatya’daki çalışmalarını, ‘Malatya’da sınıfların tahlili’ konulu bir incelemeye dönüştürüyor.

12 Mayıs 1972’de Sinan Cemgil, Kadir Manga ve Alpaslan Özüdoğan’ları ihbar edip öldürülmelerine yol açan Kürecik bucağı Kahyalı köyü muhtarı Mustafa Mordeniz’i öldürüyor. Bunu aynı zamanda, dönemin “devrimci dayanışma” özelliğine uygun olarak, Deniz’lerin idamı üzerine de yaptığı biliniyor.

Modern zamanın devrimcisi Kaypakkaya, FKF örgütlenmesinden sonra Milli Demokratik Devrim (MDD) tezlerini savunuyor. Ayrışma döneminde TİİKP’te yer alıyor. Daha sonra ise TİİKP’e ağır eleştireler getirerek TKP-ML ve TİKKO’yu kuruyor. TKP-ML’nin programını ‘Şafak Revizyonizmi Tezleri’nin Eleştirisi’, ‘Milli Mesele’, ‘Kemalist İktidar Dönemi’, ‘İkinci Dünya Savaşı Yılları’ ve ‘27 Mayıs Hareketi’, ‘Kızıl Siyasi İktidar Öğretisini Doğru Kavrayalım’ başlıklı tezlerinde kaleme alıyor ve düşünsel duruşunu ortaya koyuyor.

İbrahim Kaypakkaya, yaşadığı dönemde tartışma konusu olan Milli Mesele’de, çok net tavır ortaya koymasıyla biliniyor. Ulusların kendi kaderlerini tayin hakkını açık olarak savunuyor ve Kürt sorununa ilişkin tespitlerinde devletin asimilasyon politikasını çok net olarak anlatıyor. Türk ve Kürt halkının birlikte mücadele etmesinin, hatta aynı partide mücadele etmesinin gerekliliğini vurguluyordu.

Toparlarsak: İbrahim Kaypakkaya’yı ‘71 kopuşunda öne çıkaran özelliği, Kemalizm ve aydınlanmacılığa karşı fırlattığı oktur; kopuşun içindeki kopuştur.

Bu yolda “Kaypakkaya’nın tespiti keskin, uzlaşmaz ve yıkıcıydı: Komünist olmanın ilk ve temel adımı Kemalizm’in reddedilmesiydi. Kemalizm ve ulusal sorun TC’nin iki ana kolonu olagelmişti ve Kaypakkaya bu iki ana kolona vurarak, devrimci bir çıkışın olanaklarını, devrimin imkânını aramıştı.”[9]

“Farklılık iddiaları”na rağmen her şeyi aynılaştıran Kemalizme[10] karşı tavrıyla O; halkların kardeşliğine inan, geçici değil kalıcı çözümler peşinde olan devrimcidir.

Tarihi haksızlıklara ve soykırımlara uğramış Ermeni ve Kürt halklarını savunduğu için kendilerini “solcu” olarak maskeleyen tescilli ırkçılar ve devletçi sefiller tarafından ölüsüne de dirisine de en çok saldırı yapılan komünisttir.

Varolan düzenin hiç bir yanını kabul etmezken; işkence sürecinde de sürekli yazan, hatta onu hücrede görenlerin dediğine göre elleri sargılı ayakları kesilmişken bile bulduğu ufacık kağıtlara teoriler yazan biriydi.

İbrahim Kaypakkaya’nın son halkasını oluşturduğu ‘71 pratiği, devrimci tarihimizde bir momenti işaretlerken; O, yıkıcı bir teori ve yıkıcı bir pratiktir.

Özetle ezilenleri aydınlatacak ateşi çalarken, ateş olup, büyük bir yangını çıkaran(lardan)dır ve devrimin güncelliği fikri İbrahim Kaypakkaya’yı betimleyen asli unsurdur.[11]

Onun en temel özelliklerinden birisi de V. İ. Lenin benzeri uzlaşmazlığıyken; Kemalizm ve Ulusal Sorun analizleri bu tutumun ilkeselliğine örnektir.

“Kemalist devrim, Türk ticaret burjuvazisinin, toprak ağalarının, tefecilerin, az miktardaki sanayi burjuvazisinin, bunların üst kesiminin bir devrimidir. Yani devrimin önderleri, Türk komprador büyük burjuvazisi ve toprak ağaları sınıfıdır…

Kemalist hareket, özünde ‘işçilere ve köylülere, bir toprak devrimi imkânına karşı’ gelişmiştir…

Kurtuluş Savaşı’nı takip eden yıllarda, devrimin baş düşmanı Kemalist iktidardır. O dönemde komünist hareketin görevi, hâkim mevkiini kaybeden eski komprador burjuvaziye ve toprak ağaları kliğine karşı, Kemalistlerle ittifak değil (böyle bir ittifak zaten hiçbir zaman gerçekleşmemiştir), komprador burjuvazinin ve toprak ağalarının bir başka kliğini temsil eden Kemalist iktidarı devirmek, yerine işçi sınıfı önderliğinde ve işçi-köylü temel ittifakına dayanan demokratik halk diktatörlüğünü kurmaktır,”[12] diyen İbrahim Kaypakkaya’nın Kemalizm’e eleştirisi çok önemlidir.

Ayrıca bununla bağıntılı olarak da “Kürtler de bir ulustur ve kendi kaderini belirleme hakkına sahiptir,” vurgusuyla “Türkiye’de Kürtlerin bir ulus oluşturduğu, gözü azgın Türk şovenizmiyle karartılmamış olan herkesin kabul edeceği, tartışılmayacak kadar açık bir gerçektir…”

“Ulusal baskı sadece Kürt Halkı’na değil, Türk egemen sınıflarıyla her bakımdan kaynaşmış bir avuç büyük feodal bey ve üç-beş büyük burjuva dışında, bütün Kürt ulusuna uygulanmaktadır…”

“Marksist-Leninist hareket, Türk burjuva ve toprak ağaları tarafından ezilen Kürt Ulusu’nun kendi kaderini tayin hakkını, yani ayrılma ve bağımsız bir devlet kurma hakkını, her dönemde ve kayıtsız koşulsuz tanır ve savunur…”

“Ulusal sorundaki temel şiarımızı bir kere daha tekrarlayalım: Bütün uluslar için tam hak eşitliğidir,” diyerek bugünkü Kürt hareketinin de teorik olarak tohumlarını ortaya atmıştı.

“Demokratik halk diktatörlüğü sisteminde bütün milletlerin ve dillerin tam eşitliği garanti edilecektir. Hiçbir zorunlu dil tanınmayacak, halka bütün yerli dillerin öğretildiği okullar sağlanacaktır. Halk devletinin anayasası, herhangi bir milletin herhangi bir imtiyaza sahip olmasını ve milli azınlığın haklarına herhangi bir tecavüzü kesinlikle yasaklayacaktır. Her ulusa kendi kaderi tayin etme hakkı tanınacaktır. Bütün bunların gerçekleşmesi için, özellikle yaygın bölgesel özerklik ve tamamen demokratik, yerel, kendi kendini yönetim gereklidir. Bu özerk ve kendi kendini yönetim bölgelerin sınırları, ekonomik ve sosyal şartlar, nüfusun bileşimi vb temeli üzerinde bizzat mahalli nüfus tarafından tayin edilecektir,” diyerek…

Özetin özeti; “Esasen biz Komünist devrimciler, prensip olarak siyasi kanaatlerimizi ve görüşlerimizi hiçbir yerde gizlemeyiz. Ancak örgütsel faaliyetlerimizi, örgüt içinde bizimle birlikte çalışan arkadaşlarımızı ve örgüt içerisinde olmayıp da bize yardımcı olan şahıs ve grupları açıklamayız. Kişisel sorumluluğum açısından gerekeni zaten söylemiş bulunuyorum. Ben buraya kadar anlattıklarımı samimiyetle inandığım Marksist-Leninist düşünce uğruna yaptım. Ve sonuçta asla pişman değilim. Ben bu uğurda her türlü neticeyi göze alarak ve can bedeli bir mücadeleyi öngörerek çalıştım ve neticede yakalandım. Asla pişman değilim. Bir gün sizin elinizden kurtulursam gene aynı şekilde çalışacağım,” tutumuyla İbrahim Kaypakkaya, boyun eğmedi, hiç tereddüt etmedi. Ölümünü manifestolaştırdı.

 

DEVLET VE ZIRVA(LAR)

 

Kolay mı? Orta yerde kendini saklamaya bile hacet duymayan devlet tavrı söz konusuydu:

“İbo ve dava ile ilgili dosyalar İstanbul ve Dersim’den Diyarbakır’a geliyor. Dosyada, İbo’nun Meral Yakar’a yazdırdığı Kemalizm, Milli Mesele, Genel Eleştiri ve diğer yazıları ile orijinal el yazmaları bulunuyor. Dosyaya ayrıca MİT’in İbo ve TKP (M-L) hakkında bir kısa raporu konuluyor. Dosyayı dikkatle okuyan Yaşar Değerli, devlet güvenliği açısından kendi konumunun ciddiyetini daha iyi kavrıyor.

Savcı Değerli ikinci kere yazıcısını yanına alıp hastaneye geliyor ve ifade alamayınca İbo ile bağırtılı, sert tartışmalara giriyor. İbo’yu, yazdığı yazılarla tarihi çarpıtmak, Cumhuriyetin kurucusuna çamur atmak, devleti yıkmaya ve ülkeyi bölmeye kalkışmakla itham ediyor. İbo, bilinen inadıyla kendini savunmakla kalmıyor, Değerli’yi halka karşı suç işlemekle itham ediyor. Savcı odayı terk ederken, öfkesini, “Hem bunları yazacaksın, hem de ifade vermeyeceksin öyle mi, ifade vermezsen seni ben öldüreceğim, ölümün benim elimden olacak,” diye bağırıyor.

Mayıs ayının ortalarında Savcı Yaşar Değerli Ankara’dan geliyor. 17 Mayısı günü İbo hücresinden alınıyor ve götürülürken demir parmaklıkların ötesindeki tutuklu arkadaşlarını görüyor, gülümsüyor, el sallıyor. Götürülüp bekletildiği yerde, 17 Mayıs’ı 18 Mayıs’a bağlayan gece kurşunlanarak öldürülüyor. Daha sonra ceset, kurşun izlerinin yok edilmesi amacıyla kurşun deliklerinin bulunduğu yerlerden kesilerek, askeri hastanenin morguna konuluyor.”[13]

Şimdi; oncasının ardından “İbrahim Kaypakkaya’yı 1960’ların Sol Sübjektivizmi”[14] veya “Dönemin genel atmosferinin gençlik algısı yorumlarıyla malûl ol”makla[15] nitelemek abesle iştigal değilse nedir ki?

Komünizm davası için savaşırken katledilen İbrahim Kaypakkaya ve ‘71 Devrimci Kopuşunu bilgisayar başından ahkâm keserek, eleştirmeye kalkışmak yozlaşmanın bir göstergesidir.

Tıpkı 2013’de Âkil İnsanlar Heyeti’nin Çorum gezi durağında, Oral Çalışlar’ın İbrahim Kaypakkaya’nın mezarını ziyaret etmesi gibi…

Bilmiyor olamazsınız; bir süredir Kaypakkaya anmalarında Murat Belge, Oral Çalışlar ve “Yakın zamana kadar biri bana gelip, ne geçmişte ne de bugün, fikriyatı, söylemi ve eylemiyle mutabık olmadığım İbrahim Kaypakkaya hakkında düzenlenecek sempozyuma katılacağımı, dinlemekle yetinmeyip konuşma yapacağımı söylese herhâlde ‘Uyurken sırtın açık kalmış senin’ derdim,”[16] diyen Avni Özgürel gibi isimleri görür olduk. Hangi akıldır onları çağıran, nasıl bir arsızlıktır onları boy göstermeye iten?

Hayır, Onu ve ‘71 Devrimci Kopuşunu reformizme, kuyrukçu beklentilere ve uzlaşmacılığa alet edemezsiniz![17]

Mesela İbrahim Kaypakkaya’nın, “Hizipçi ve bölücü olanlar, revizyonist çizgide ısrar edenlerdir. Bütün eleştirilere rağmen hatalarını düzeltmeyenler, düzeltmemekte ısrar edenlerdir. Hizipçi ve bölücü olanlar, samimiyetle öz eleştiri yapmak yerine, sadece çok sıkıştıkları zaman, revizyonist özü kamufle edenlerdir. Hizipçi olanlar, kendilerine eleştiri yöneten kadrolardan örgütün imkânlarını esirgeyenler, kendilerine yağcılık ve dalkavukluk yapanlara bütün imkânları sergileyenlerdir. Hizipçi ve bölücü olanlar, örgüt içinde körü körüne itaati, dalkavukluğu, sırt sıvazlamayı teşvik edenlerdir. Hizipçi ve bölücü olanlar, kendilerine gelince her şey iyi, başkalarına gelince her şeyi kötü gösterenlerdir. Hizipçi ve bölücü olanlar, örgüt içi eleştiriyi bastırmaya çalışanlardır. Kendilerine yönelen eleştirileri kadrolardan gizleyenlerdir. Hizipçi ve bölücü olanlar, kendilerini eleştiren kadroları iğrenç bir iftira ve dedikodu kampanyası ile yıpratmaya, diğer kadroların gözünden düşürmeye, tecrit etmeye çalışanlardır. Hizipçi ve bölücü olanlar, eleştiri mekanizmasını işleten kadrolar aleyhine sinsi planlar hazırlayanlardır. Bu gibi kadrolara silahlı komplolar düzenleyenlerdir. Hizipçi ve bölücü olanlar, hem demokrasi hem de merkeziyetçilik ilkesini çiğneyerek kendilerine en aşırı demokrasiyi, Marksist-Leninistlere de en aşırı merkeziyetçiliği uygulamak isteyenlerdir. Burjuva önderlik, bütün bu özellikleriyle hizipçiliğin ve bölücülüğün en tipik örneklerini vermişlerdir,”[18] diye mahkûm ettiği Şafak Revizyonizmi ya da Doğu Perinçek’e karşı tutumu nettir.

Yeri gelmişken vurgulayayım:  ‘Yeni Akit’ yazarı Mehmet Koçak, “Son zamanlarda buluşup görüştüğüm kişilerden biri Doğu Perinçek’tir. Doğrusu ben, onunla buluşmadan, tartışmadan ve onu ondan dinlemeden önce çok farklı bir Perinçek tanıyormuşum” vurgusuyla, “Ben inançlar üzerinden siyaset yapılmasını ve o yüce değerlerin istismarına ısrarla karşıyım. Ancak, merakınızı gidermek için ifade edeyim ki ben ateist değil Müslümanım. Bayram namazlarını kaçırmam, Cuma namazlarına vakit nispetinde gitmeye çalışıyorum,” dediğini aktarıyor Doğu Perinçek’in![19] İnsan bir kez yoldan çıkmayagörsün!

Yine özetin özeti: “Bugünden İbrahim Kaypakkaya’ya baktığımızda, tarihsel süreç ve bilinç açısından çok kısa bir zaman aralığında yürüttüğü ideolojik çalışmalar sonucu, Doğu Perinçek hareketinden isabetle koptuğunu görürüz. Buradan doğru Kemalist kadronun devleti kurarken, sol’un bir kesiminin onun ‘aydınlanmacılık’ örtüsü altına nasıl girdiğini, Kemalist devleti meşrulaştırmaya ‘sol’dan yüklenen bu tür bir takviyenin, ‘sol’cuyu devlet derinliğine nasıl sürüklediğine varmak kolaylaşır.”[20]

 

NİHAYET

 

Yine ve herkesin bildiği üzere Nâzım Hikmet’ce, “ölenler dövüşerek öldüler;/ güneşe gömüldüler/ vaktimiz yok onların matemini tutmaya!/ akın var/ güneşe akın/ güneşi zaptedeceğiz/ güneşin zaptı yakın!”

Ya da Murathan Mungan’ca, “Bak işte yaklaşıyor fırtına/ Bak yine yükseliyor dalgalar/ Yollardan sonra yıllardan sonra/ Şarkılar söylüyor çocuklar/ Yollardan sonra yıllardan sonra/ Yeniden yan yana onlar/ Ne geçmiş tükendi ne yarınlar/ Hayat yeniler bizleri/ Geçse de yolumuz bozkırlardan/ Denizlere çıkar sokaklar…”

Veya Arkadaş Z. Özger’ce, “Alnını/ dağ ateşiyle ısıtan/ yüzünü/ kanla yıkayan dostum/ senin uyurken dudağında/ gülümseyen bordo gül/ benim kalbimi harmanlayan isyan olsun/ şimdi dingin gövdende/ uğultuyla büyüyen sessizlik/ birgün benim elimde/ patlamaya sabırsız mavzer olsun,” diye haykırmayı sürdüreceğiz…

Aleksandr Puşkin’in ‘Boris Godunov’ oyunundaki, “Halk gizlice ayaklanmaya eğilimlidir” sözünü unutmadan…

Dünya halkları gibi coğrafyamızda da adaletsizliğe karşı isyan duygularıyla doluyor… Bizim halkımız da kendisine zorla giydirilmek istenen deli gömleğini, tutsaklık giysilerini ‘71 Devrimci Kopuşu geleneğiyle yırtıp atacaktır.

Tıpkı İbrahim Kaypakkaya’nın katledilmesinden birkaç saat önce, tiranların sorularına verdiği yanıtlardaki komünist kararlılıkla:

“- Sen Kürt değilsin, Alevî ve Türk’sün; Kürtlerden sana ne, onları sen mi kurtaracaksın?

– Hayır, partimiz önderliğindeki halk ordusu ve halk savaşı kurtaracaktır.

– Emin misin? İnanıyor musun, gerçekten?

– İnanmasam Dersim dağlarında işim ne? Bu yola baş koyduk, geriye dönüşümüz yoktur.

– Bana Haymanalı[21] derler; sen o yolun sonunu göremeyeceksin.

– Size ben de Çorumluyum diyesim geliyor. Bütün samimiyetimle bir daha söylüyorum. Bu yola baş koydum. Başımı alabilirsiniz. Fakat partim ve yoldaşlarım, iktidarınızı yerle bir edecektir. Sizden ve sizleri buraya gönderenlerden korkmuyorum.”[22]

 

18 Mayıs 2019 16:21:20, İstanbul.

 

N O T L A R 

[*] İstanbul’da 25 Mayıs 2019 tarihinde düzenlenen “… ‘71 Devrimci Kopuşu Işığında Devrimci Gençlik Mücadelesi ve Güncel Görevler” başlıklı panelde yapılan konuşma… Kaldıraç No:215, Haziran 2019…

[1] Cemal Süreya.

[2] “6 Mayıs’ta Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan idam edildiler. Bu üç devrimci önderin katledilmesi Türkiye tarihinde yeni bir dönem başlatmıştır… 12 Mart faşizmi sonrası Türkiye ve Kürdistan’da devrimci mücadelenin gelişiminde bu üç fidanın, Mahir Çayan’ın ve İbrahim Kaypakkaya’nın rolü çok büyük olmuştur…” (Hüseyin Ali, “Unutulmayacaklar”, Gündem, 6 Mayıs 2016, s.5.)

[3] 18 Mayıs 1982’de kendilerini yakan ‘Dörtler’in artlarında bıraktıkları not şöyleydi: “Bu eylem mutlaka halka ulaştırılmalı. Eylem, Mazlum arkadaşın eyleminin devamıdır. Eylem doğru anlaşılmalı. İhanet, teslimiyet ve baskılara karşı konulan bir eylemdir.” (“Bugün ‘Dörtler’ ve İbrahim Kaypakkaya’nın Ölümlerinin Yıldönümü”, 18 Mayıs 2018… http://gazetekarinca.com/2018/05/dortler-ve-İbrahim-Kaypakkayanin-olumlerinin-yildonumu/)

[4] Mustafa Yalçıner, “Kapitalist Düzen ve Denizler…”, Gündem, 7 Mayıs 2016, s.7.

[5] “Deniz Gezmiş Abdullah Gül’ü 6 Ay Okula Sokmadı”, 6 Mayıs 2014… http://www.insanhaber.com/guncel/deniz-gezmis-abdullah-gulu-6-ay-okula-sokmadi-36483

[6] “İslâmcının, ‘İslâm Enternasyonalizmi’nden anladığı ile Gezmiş’in anladığı bambaşka şeylerdir tabii. Gezmiş, Filistinlinin, İsrail Siyonizmi’nin yanısıra, ABD güdümündeki İslâmi yapılar ile de boğuştuğunu gördü, yaşadı. Bugünün Cihad’cıları, o dönemin Amerikan dostuydular, darılmaca yok. İslâmi hareketler, El Fetih’e, -ki Filistin mücadelesinin önderi, en geniş tabanlı örgütüydü- laik-komünist cephede gördükleri için, Siyonist barbarlık karşısında destek vermediler. Marksist Filistin Halk Kurtuluş Cephesi, George Habbaş önderliğinde İsrail’e kan kustururken, her milletten, Deniz Gezmiş, Bora Gözen, Faik Bulut da dahil onlarca Türkiyelinin aralarında olduğu binlerce gönüllü vardı yanında, İslâmcılar hariç. Enternasyonalizm budur. Enternasyonalizm acıları kompartımanlara bölüştürmez. Zulmün kurbanı kimse, enternasyonalist ordadır.” (Mustafa K. Erdemol, “Bizim Deniz’den Mavi Marmara’ya”, Birgün, 16 Mayıs 2018, s.4.)

[7] Ümit Ağgül, “Kızıl Bir Put Kırıcı: İbrahim”, 18 Mayıs 2016… http://direnisteyiz3.org/kizil-bir-put-kirici-ibrahim-umit-aggul/

[8] Derviş Cemal, “Emrah Cilasun: Ser Verip Sır Vermeyen Yiğit!”, Birgün, 18 Mayıs 2016, s.11.

[9] Mustafa Kemal Ersöz, “Yoldaş Seni Anacağız!”, 18 Mayıs 2019… http://siyasihaber4.org/yoldas-seni-anacagiz/84415

[10] “Farklı oldukları iddiası”ndaki Kemalizm’in 19 Mayıs’ı konusunda işte iki (benzer) tavır:

  1. i) 19 Mayıs resepsiyonuna davet edilmeyen HDP Eş Genel Başkanı Pervin Buldan, “Samsun’da olmak isterdik,” dedi. (“HDP, Tarih Bilinci Bu Kadar Eksik Bir Kadroyu Hak Etmiyor”, 20 Mayıs 2019… https://www.gazeteemek.com/gundem/ayse-hur-den-samsunda-olmak-isterdik-diyen-pervin-buldan-a-h9706.html)
  2. ii) “Türkiye Komünist Partisi, kurtuluşa ilk adımın 100. yılında bir açıklama yaparak, Mustafa Kemal ve silah arkadaşlarına selam gönderdi. ‘Mustafa Kemal devrimci olarak hareket etmiştir,’ dedi.” (“TKP: Mustafa Kemal Devrimci Olarak Hareket Etmiştir”, 19 Mayıs 2019… http://www.yurtgazetesi.com.tr/gundem/tkp-mustafa-kemal-devrimci-olarak-hareket-etmistir-h128672.html)

[11] Georg Lukács, V. İ. Lenin’i Karl Marx’a bağlayan en önemli özelliğinin “Devrimin Güncelliği” fikri olduğunu söyler. Yani emperyalizm çağında, her şart altında devrimin ihtimalini, olanağını, aktüelliğini arama. Bunun pratik, örgütsel, teorik adımlarını ısrarla atma. Yıkıcı teoriyi, yıkıcı güçle ısrarla birleştirme iradesidir.

[12] “Kaypakkaya’nın Kemalizm Eleştirisi”, 22 Ocak 2019… https://Kaypakkayamanifestosu.wordpress.com/2019/01/22/Kaypakkayanin-Kemalizm-elestirisi/#more-636

[13] Muzaffer Oruçoğlu, “İBO’nun Katledilmesine Giden Yol”, Gazete Patika. 15 Mayıs 2019… https://www.gazetepatika10.com/ibonun-katledilmesine-giden-yol-muzaffer-orucoglu-37524.html

[14] “İbrahim Kaypakkaya’yı, 1960’ların dünya ve Türkiye’sindeki genel sola kayışın zirve noktalarından biri olarak değerlendirmek mümkündür. Bu sola kayışın, 1968’e kadar görece sağlıklı bir gelişme izlediği söylenebilirse de, bu tarihten sonraki, 1970’lere ilerleyen süreçte, gerek kitle hareketlerinin geri çekilmesi, gerek solun egemen sistem tarafından yenilgiye uğratılması sonucu, tedricen bir sol sübjektivizme dönüşmüş, önce sisteme sert ve umutsuz saldırılarla ‘ileriye kaçmış’, sonra da yer yer yozlaşarak dağılmıştır.” (Gün Zileli, “1960’ların Sol Sübjektivizmi: İbrahim Kaypakkaya”, 16 Kasım 2016… www.gunzileli.com/2018/05/20/1960larin-sol-subjektivizmi-İbrahim-Kaypakkaya/)

[15] Asaf Güven Aksel, “Çekin Pis Ellerinizi İbo’dan”, 18 Mayıs 2013…  http://haber.sol.org.tr/soldakiler/asaf-guven-aksel-yazdi-cekin-pis-ellerinizi-ibodan-haberi-73227

[16] Avni Özgürel, “İbrahim Kaypakkaya”, 6 Mayıs 2009… http://www.radikal.com.tr/yazarlar/avni-ozgurel/İbrahim-Kaypakkaya-934515/

[17] Bkz: Teslim Töre, “Strateji: 23 Haziran’da İstanbul, Devamında Türkiye’nin Kurtuluşu Olmalı!”, 18 Mayıs 2019… https://www.facebook.com/tslmtre/posts/2685058115053912?__tn__=K-R

[18] İbrahim Kaypakkaya, “… ‘Hizipçi’ ve ‘Bölücü’ Olan Kimdir?”, 12 Aralık 2018… https://Kaypakkayamanifestosu.wordpress.com/2018/12/12/hizipci-ve-bolucu-olan-kimdir-İbrahim-Kaypakkaya/#more-613

[19] “Ben ateist değil Müslümanım… Bayram namazlarını kaçırmam, Cuma namazlarına vakit nispetinde gitmeye çalışıyorum… Hz. Peygamberimiz müstesna bir insandır. Zulme karşı birleştirici olan ümmet anlayışıyla kabileleri İslâm’ın temel prensiplerinde birleştirmeyi başaran büyük bir devrimcidir… Ümmetin birleştirici ruhundan uygarlıkla bütünleşen medeniyetler doğmuştur… İslâmiyet ile Türkler, ticaret ve medeniyet ile ahlâki değerleri yüceltmişlerdir. Ümmet anlayışı ile de çeşitli etnik kökenden gelen toplulukları bir arada tutmuşlardır… Bugün İslâm dünyasındaki dağınıklık ancak ümmet anlayışıyla aşılabilir.” (“Doğu Perinçek’ten Çok Konuşulacak Buluşma: ‘Ateist Değil Müslümanım Bayram Namazlarını Kaçırmam’…”, 20 Ekim 2018… https://odatv.com/dogu-perincekten-cok-konusulacak-bulusma-ateist-degil-muslumanim-bayram-namazlarini-kacirmam–20101859.html)

[20] Celalettin Can, “Mayıs’ta Toprağa Düşen Devrimcileri Unutmayalım!”, Gündem, 20 Mayıs 2016, s.14.

[21] Haymanalı: Orgeneral Şükrü Olcay’dan başka biri değildir. İkinci Ordu Komutanlığından emekli olmuştur.

[22] Hasan Zengin, “Diyarbakır Sıkıyönetim Tutukevinde Kaypakkaya ile Son 48 Saat”, (13 Mayıs 2011) 17 Mayıs 2019… https://www.gazetepatika10.com/diyarbakir-sikiyonetim-tutukevinde-kaypakkaya-ile-son-48-saat-37646.html

Ziyaretçilerimiz, yaptığı yorumlardan kendileri sorumludurlar.

%d blogcu bunu beğendi: