TEMEL DEMİRER: YAZDIĞINIZ YAŞAM YA DA SAFSATADIR!

 

TEMEL DEMİRER

 

“Gelecekteki bir okuyucuya

seslenmeyen yazar

mutsuz ve çaresiz bir yazardır.”[1]

 

Rainer Maria Rilke, “Yazmadan, yaşamayı becerebileceğini sanıyorsan, yazma!” derken; yazmanın ne demek veya ne kadar önemli olduğunun altını çizer…

Kolay mı? “Yazmak bir suçtur aslında. Pek çok devletin yazı’ya kuşkuyla yaklaşması ve fırsat buldukça – kimi zaman kendi kıstaslarına göre bile yerli yersiz – ezmeye, silmeye kalkışması bundandır.”[2]

İktidar yazıyı sevemedi bir türlü. Yazıya ve yazı yazanlara yaptıklarına baksanıza! Yazarı dört duvar arasına kapatsa da, yazıya erişim yasağı getirse de yazının ele geçmeyen, kapatılamayan bir kudreti var. Mürekkebin akışkan doğası yazıya sinmiş olmalı. Ne kadar kapatmaya ya da anlamını sabitlemeye çalışırsanız çalışın, tüm çabanıza rağmen yazı sizden kaçacak ve alıp başını gidecektir. Yazı, kökenle, başlangıçla, babayla bağını koparmış bir kere, kendi başına hareket edebilir. Söz öyle mi? Babanın ağzından çıkar, babanın ağzına bakar ve hep babasına bağlı kalır.

“Tanrı-kralın yazmaya ihtiyacı yoktur; konuşur, söyler, emreder ve sözü kâfidir” diyor Derrida. Ve yeni bir icat olarak yazı tanrı-krala sunulduğunda tedirgin olmuştur. Platon’un ‘Phaedrus’ diyaloğundaki mite göre, yazıyı icat eden tanrı Teuth, diğer icatlarıyla birlikte tanrı-kralın huzuruna çıkmış ve sıra yazıya gelince, “belleğin de, öğretimin de devası (pharmakon) bulundu” diye icadını sunmuş. Yazı dışarıdan gelmiş ve iktidara icat çıkarmıştır. Ve bu yüzden muktedirler yazıya temkinli yaklaşır hep, tehlikelerine işaret eder. Yazının başına bela olacağını bilirler çünkü. En çok da yazarları hapsettiklerine göre yazı, tanrı-krallara ilaç değil, zehir etkisi yapıyor olmalı. İktidar yazıdan korkuyor. Tanrı-kral buyurmak istiyor sadece ve ağzından çıkan her buyruğun kanun hükmünde olmasını. Ama yazı, sözün karşısına dikildiğinde iktidarın sözünü tersine çevirip yalancı çıkarabilir. Yazı, sözün zehiridir.

Jacques Derrida ‘Platon’un Eczanesi’nde “farmakon” kavramının hem deva, hem zehir anlamına geldiğinin altını çiziyor.[3] Bir deva olarak sunulmasına karşın, tanrı-kral’ın yazıya düşmanca davranması, yazıya geçirilmiş, göstergeye dönüşmüş sözün bağımsızlığını ilan etmesinden, kendi başına hareket etmesindendir. Yazı artık bir baba, bir köken olmadan hareket ettikçe babanın sözünü zehirlemekte ve bir toplumsal bellek aracı olarak kanun hükmündeki sözünü geçersiz kılmaktadır. XIX. yüzyılda kriminolog Cesare Lombroso’nun, buldukları her yüzeye yazı yazanları “grafomanlar” olarak patolojikleştirmesinin altında yatan, yine iktidarın yazı korkusudur. Yazı yazmak bir tutku hâline geldiğinde tanrı-kralın bedenine bağlı söz, yani logos merkezini yitirir. Ve yazı kentin tüm yüzeylerine, duvarlarına, kıvrımlarına yayıldığında, bir hakikât merkezi olarak kendini dayatan tanrı-kralı yerinden etmiştir. Yazı bir isyandır. Ya da isyan, kentin duvarlarındaki yazılara sinmiştir.[4]

* * * * *

“Nasıl” mı?

Örneklersek: V. İ. Lenin’in içinde yetiştiği Rus siyasi kültürünü edebiyat biçimlendirdi; o, klasik Rus edebiyatının siyasete daima ilham verdiğini herkesten daha iyi biliyordu. En “apolitik” yazarlar bile ülkenin durumunu yüz karası bulduklarını gizleyememişlerdi. Ivan Gonçarov’un romanı Oblomov bunun bir örneğiydi. O bu romanı severdi. Kitap, toprak sahiplerinin tembelliğini, miskinliğini ve boşluğunu tasvir ediyordu. Yapıtın başarısı Rusça sözlüğe eklediği yeni kelimeyle göklere çıkarıldı: “Oblomovculuk”, otokrasinin uzunca bir süre ayakta kalmasına yardım eden sınıfa yönelik bir hakarete dönüşecekti.

  1. İ. Lenin daha sonra bu hastalığın yalnızca üst sınıflara has olmadığını, çarlık yanlısı bürokratların büyük çoğunluğuna bulaştığını ve aşağıya doğru yayıldığını ileri sürdü. Bolşevik memurların bile bağışıklığı yoktu. Ivan Gonçarov’un tuttuğu ayna, gerçekten toplumun büyük bölümünü yansıtıyordu. Ve nihayet O, muhaliflerine onları çoğunlukla Rus edebiyatında pek sevilmeyen veya dikkat çekmeyen karakterlerle karşılaştırarak saldırırdı.

Öte yandan Celal Üster’in, “Yazgılarına boyun eğenlere, yaşadıkları hayattan hoşnut olanlara pek bir şey demeyen, ama yaşanılan dünyayla yetinmeyen, asi ruhları besler edebiyat… Edebiyat, özgür bir dünya serer önümüze. İstersen La Mancha kırlarında kemik torbası Rosinante ve şaşkın Şövalye’yle at sürersin, istersen Kaptan Ahab’la bir balinanın sırtında denizlere açılırsın, dilersen Emma Bovary ile arsenik içersin, dilersen Gregor Samsa’yla böceğe dönüşürsün,”[5] biçiminde tanımladığı yazmak eyleminin yüz akı “Edebiyatçı gördüklerini değil, görmediklerini anlatan adamdır. Gözle görüleni, elle tutulanı ebem de anlatır. Marifet adabı, erkânı ile uydurmak, yakıştırmaktır,” diyor Bedri Rahmi Eyüboğlu. Gerçeği daha iyi belirtmek için icada gerek var. Tasarlama gücü gerçeği bulandırmak için değil, tam aksine dupduru kılmak için işlemeli.

Tasarım gücü görünmezi görünür kılmakla da ilgilidir. Malum, “Asla umudunu kaybetme, sevgili kalbim, mucizeler görünmezin içinde yaşar,” der Mevlânâ.[6]

* * * * *

Tüm bunlarla bağıntılı olarak İsaac Asimov’un, “Benim için yazmak, basitçe parmaklarımın arasında düşünmek,” notunu düştüğü, “Yazmak mutsuzluktur, mutlu insan yazmaz,” İlhan Berk’in ifadesiyle…

Bu kadar da değil elbette; “İnsan yazmaktan kaçınmalı belki. Ama bu olabilirlik yeni bir sorun çıkarıyor ortaya; hareket etmeli mi etmemeli mi, yaşamalı mı yaşamamalı mı, herhangi bir şeyi yapmalı mı yapmamalı mı, çünkü hepimizin bildiği gibi yazmak da bir çeşit eylemdir,” saptamasıyla Eugene Ionesco’nun altını çizdiği aslî gerçek de “es” geçilmemeli. Çünkü yazmayı, yaşam biçimi hâline getirmiş yazar için yazmak -tumturaklı tanımlamalar ötesinde- bir eylem, bir yaşamsal faaliyettir.

Yazmak, ya tehlikeli sulara yelken açmaktır; ya da demirlendiğim limanı anlatmak…

İş bu nedenle, “Yazarlık sanatı korunması güç olan şu iki ödeve bağlı kalacaktır; bile bile yalan söylememek ve insanın insanı ezmesine karşı koymak,” der Albert Camus…

Evet yazmak, tumturaklı tanımlamaların, naif hoşlukların ötesindeki yoğun bir emek ve zorluklarla bezeli uzun soluklu bir koşudur ve “Yazmak düşünmeyi gerektirir,” Bertolt Brecht’in hatırlattığı üzere…

* * * * *

Yazmak; eylemsiz de, eleştirisiz de bir hiçtir; ve edebî faaliyetler de bu kapsamın dışında ol(a)maz.

Edebiyatta neyin neden daha değerli olduğunu anlamayı ve sevmeyi öğrenmek; hem sanata ve hayata eleştirel bir gözle bakmakla olasıdır.

Bu bağlamda edebi eleştiriden söz etmek ve “anlamak” demek; “Dünü bugüne, bugünü yarına bağlamak”; salt yaşanan dizgesinde donup kalmamaktır.

Yani dönemiyle sınırlamadan, geçmişi ve geleceğiyle bir diyalektik bütünlük içinde anlamaya çalışmak, düşünmek, yeni çıkarımlar yapmak, değerlendirmektir eleştiri.

Evet yola eleştirmen olmak amacıyla çıkılmaz; ama eleştirisiz de yol alınmaz. Yaşamı savunmakla mükellef bir eleştirinin “öznel”liğiyle, “nesnel”liği arasında uçurum yoktur. Çünkü dünya görüşünden ödün verilmeden, düşüncelerin özgürce ortaya konulması, eleştirinin nihai kertede “nesnel” davrandığı anlamına gelir.

Elini sürdüğü her şeyi yaşama dönüştürmeyi başarmakla mükellef olan eleştiri, hayatı savunmak için “düşünceye saygı”dan yol çıkarken; bu faaliyet, fiyakalı eleştiri taslaklarına değil; sınıfa mündemiç gerçeklere ihtiyaç duyar.

Ama… Bir de bunun “Ama”sı var; 90’lı yıllarda bir gün eleştirmen Memet Fuat’a, “Ben insanlara yararlı olabilmek için edebiyatçı olmayı seçmiştim. Edebiyatın bugünkü işlevsiz duruma düşeceğini bilsem, edebiyatçı olmayı değil, insanlara yararlı olabileceğim başka bir meslek seçerdim,”[7] dedirten türden!

Yazmak eylemi/ edebi faaliyet açısından; Søren Kierkegaard’ın, “Batan bir devir, en az farkında olduğu şey yüzünden batar. Çünkü onun farkında olsaydı, batmazdı…” saptamasıyla betimlenen bir soru(n)lar yumağının ortasındayız…

Hâl(imiz)i en iyi Onat Kutlar’ın, “Bir gemiye binmiş gidiyoruz, fırtına koptu, kayalara doğru sürükleniyoruz, parçalanıp yok olacağız. Haykırıyorum; fırtına koptu diyorum, kayalara sürükleniyoruz diyorum; ne fırtınası; ne kayası, sen neden söz ediyorsun diyorlar?.. Sesimi bir türlü duyuramıyorum,”[8] satırları anlatırken; gerçeği saptamakla yetinmeyip, çözümü bulmak için şimdi edebiyatı edebiyat olmaktan çıkartan çılgınlığı eleştiri (ve deşifre) zamanı!

Hem de Bertholt Brecht’in, “Gerçekçi sanat, savaşçı sanattır,” haykırışıyla…

* * * * *

Bu yolda ilk yapılması gereken putları yıkmak için yaşamımızdaki yalanları ayıklamak!

Mesela Halid Ziya Uşaklıgil’i ilk “modern” romancı sayılması; “Batı romanını özümsemiş, bu yolda yetkin eserler vermiş, bizde roman sanatının gelişmesine olanak sağlamış, hatta, başta Aşk-ı Memnu, henüz aşılamamış bir romancı” olarak sunulması!

Böylesi nitelendirmeler, Ahmet Mithat Efendi’nin büyük emeğine ya da Sezai’nin şaşırtıcı Sergüzeşt’ine (Araba Sevdası’nı da unutmamak gerekir) elbette gölge düşürmüştür.[9]

Bu kadar da değil; “Kırık Hayatlar” romanının başında belirttiği gibi, 1901’de sansürün vehimli abartmasıyla, edebiyatın artık devamına olanak kalmadığını öne sürüp, Edebiyat-ı Cedide’nin kapatılması üzerine, Meşrutiyet’in tekrar ilanına kadar kalemi bir daha eline almayandır Halid Ziya…[10]

“Ağır” mı dersiniz bilemem ama yazıya sahip çıkamamaktır!

Ya Orhan Pamuk’un, “Benim için XX. yüzyılın en büyük yerli yazarı Ahmet Hamdi Tanpınar’dır. Doğu ile Batı arasına kendi vicdan azabını, sessiz hüznünü yerleştirerek, Tanpınar eserine olağanüstü bir hakikilik duygusu vermiştir,”[11] notunu düştüğü veya Oğuz Demiralp’in, “Tanpınar’ı değeri bilinmemiş, harcanmış bir aydın imgesi olarak değil, kültürümüzün sürekli olarak yararlanabileceğimiz bir gömüsü olarak görmeliyiz,”[12] yüceltmesindeki yazar?

“Her yere ve her şeye geç kalışları”yla;[13] “Vaktinin sükut suikastına uğramış”lığıyla[14] ve “Yazarlık yaşamı boyunca savrulup durmuş”luğuyla[15] betimlenen onun hakkında -1961/1962 kesitinde öğrencisi olan- Prof. Dr. İnci Enginün, “Ömrü boyunca meşhur olmak istemiş. Şöhretin peşinden koşmuş. Yaptığının değeri bilinsin istemiş, ama şöhrete de şöhretin getireceği paraya da kavuşamamış”tı.[16]

Ve nihayet Prof. Dr. Handan İnci’nin, “Tanpınar’ın 1930’larda sorduğu ‘Türkiye’de bir roman var mı?’ sorusuna seksen yıl sonra Pamuk tarafından verilen cevap oldu. Orhan Pamuk, Tanpınar’ın kendisi üzerindeki etkisini de ayrıca vurguladı. Bu etki üzerinde daha çok durmamız gerektiğini de düşünürüm. Tabii bu konuşmanın çok önemli bir başka cümlesi ‘yazarlarımızı bu kadar kolay harcamamamız’ gerektiğiydi. Maalesef Tanpınar ve Atay örneklerinde de gördüğümüz gibi, biz edebiyatımıza mesafe kaydettirmiş yazarlarımıza yaşadıkları dönemde hak ettikleri kadar iyi davranmış bir millet değiliz. Bunun günümüzde Pamuk için de geçerli olduğunu düşünüyorum,”[17] itirafındaki üzeredir her şey…

Ne diyeyim?! Halid Ziya’yı, (Orhan Pamuk’un abarttığı) Ahmet Hamdi Tanpınar’ı veya “Gençliğinde bir dönem sıkı bir komünizm destekçisi olsa da yine bir dönem diktatör General Pinochet’yi destekleyen Borges’i”[18] abartıp; “iyi yazar” diyebilirsiniz de; eleştiri süzgecinden geçirmeden, neye “iyi” dediğinizin farkında mısınız?

Hayır bu soru(n) karşısında Samuel Beckett’in, “Önemli olan, benim kitaplarımı okuyanların biyografisi, benimki değil,”[19] sözlerini tekrarlayarak konuyu geçiştiremezsiniz!

Karşısında olduğunuz soru(n), bir yazar olarak hangi akımla, hangi “izm’”le ilintili olup; hangi meseleye ışık tutup tutmadığınızla, yani neyle uzlaşıp, uzlaşmadığınızla ilintilidir!

Tamam kalıplara sıkıştırılamayan bir karakter olabilirsiniz; ancak dönemine mündemiç sınıfsal gerçeğin ötesinde “kendisi için”, “şahsına münhasır” bir yazar olamazsınız; olunamaz da!

* * * * *

Mesela 1749-1832 yılları arasında yaşayıp, 83 yıllık binden fazla şiirin yanı sıra, dönemin en önemli romanlarından sayılabilecek üç esere ve iz bırakan tiyatro oyunlarına imza atıp, Avrupa’nın önemli kültür ve edebiyat akımlarından Weimar Klasisizmi’nin yapıtları üzerinde yükseldiği yaşamında Johann Wolfgang von Goethe de bu gerçekten muaf değildir.

Romantizm, Klasisizm ve Aydınlanma Devri’nin düşüncelerini alıp sentezleyen bu akım insanlık kavramını, antik kültür anlayışını, iyiliği, hümanizmi ve etik değerleri ön planına alırken Goethe hem Almanya’da hem de Avrupa’da bu akımın temsilcisi olarak kabul edilmişti. Aynı zamanda “Sturmnd Dang” (“Fırtına ve Coşku”) akımının da temel yapıtlarını vererek;[20] tarihteki yerini almıştır.

Tıpkı Sovyet proletaryasının ve edebiyatının proleter yazarı Aleksey Maksimoviç Peşkov, yani nam-ı diğer Maksim Gorki[21] gibi…

Tarihin gözlerine bakabilen, yaşananın adını açıklıkla koyma cesaretini mücadele saflarında yer alan bir yazardır; kahramanlara inancını yitirmeyen ancak kahramanı kolektifte gören biriydi O…

“Anne ve babasız olduğu kadar Çarlık Rusyası’nda da kimsesizdir. Gezgindir, sürgündür, serseridir, yabancıdır, gündelik işlerde zora gelendir. Ama en çok Rusya’dır Gorki.”[22]

Özetle iradenin iyimserliğine tarihsel bir örnek teşkil eden O, bir edebiyat savaşçısıdır. İyimserlik ve insana inançla anılan Onun için insan, burjuva toplumunda yabancılaşmış biçimde yaratıcılığından koparılmış durumdadır. Bu ataletten kurtulmak için bilgi kadar eylem ortaklığı ve tutum almak da gereklidir.

Tam da bu noktada “Gorkici iyimserlik” der Boris Suçkov ve devam eder: “Yazarın kendi öznel görüşleri ile duygularına dayanmayan, toplumsal gelişmenin nesnel sürecini algılamaktan gelen bir iyimserlik”tir.[23]

Yazar olabilmek, bunları değil ise, başka neyi gerektirebilir ki?

* * * * *

“Yazar olabilmek” deyince; “Anadolu bir kır bahçesiyse, o bir yabani menekşeydi”[24] diye betimlenen Azra Erhat ile “Mavi Anadolu”sunu, “Mavi Yolculuk”unu, “İşte İnsan-Ecco Homo”sunu, “Sevgi Yöntemi”ni, “Troya Masalları”nı, “Mitoloji Sözlüğü”nü anımsamamak mümkün mü?

6 Eylül 1982’de, 67 yaşındayken yitirdiğimiz O; hani “Sonuna dek ölüme göğüs gerdi” denilenlerdendi…

Onu, “Gâvurla evlendin, daha ne suç işleyeceksin” diyerek, klasik filoloji doçentliği yaptığı fakülteden kovdular. Yıl 1946’dıydı, ayın 25’inde kovmuşlar ve o ayın maaşını geri almışlardı!

Sonra hapishanelere soktular. Çok tehlikeliydi. Demir parmaklıklar ardında, hücrelerde tuttular. 1971’deydi!

Hapisten çıktıktan sonra, Milletlerarası Çalışma Bürosu’ndaki işinden kovuldu; zanlıydı, içeri girip çıkmıştı ya!

Başına gelmedik kalmadı; ama o hâlâ ve her zaman yazardı…

“Dilin anlatım olanaklarını geliştiren bir öncü”ydü O;[25] yani “Zeliş”in, “Susuz Yaz”ın, “Yağmurlar ve Topraklar”ın Necati Cumalı’sı…

Ve oğlu Işık Öğütçü’nün, “Orhan Kemal okurlarıyla bir araya geliyorum ve onlar iyi yürekli, vicdanlı, merhametli ve umutlu olmak istiyorlarsa, yazarımızı okumalarını söylüyorum,”[26] diye betimlediği O;[27] Çukurova’da tarım ve fabrika emekçilerini anlattığı romanlarında; 1915 öncesinde Çukurova’nın en geniş nüfusuna sahip Ermenilerden de söz ederdi.

Onun anlattığı 1930, 1940, 1950’lerin Adana’sı tam bir halk kardeşliği coğrafyasıdır. Aynı mahallede, işçi mahallesinde; Türkler, Arap uşakları (Fellahlar), ekmek peşinde koşan Kürtler, Balkan göçmenleri, Alasonyalılar, Boşnaklar, Giritliler, Ermeniler, iç içe kardeşçe yaşamaktadır.

Orhan Kemal’in ilk eseri (1949) “Baba Evi” romanındaki “Küçük Adam”ın Beyrut’taki çocukluk sevgilisi Rum kızı Eleni’dir. Evlendiği Cemile(Nuriye) Boşnak kızıdır. Babasına benzettiği Topal Eskici’nin sanat öğreticisi Bogos Usta ve arkadaşı Nişan Ermenidir. “Bereketli Topraklar Üzerinde” romanındaki Çemşir, Berber Reşit ve Zeynel Kürt; Güllü Boşnak, Güllü’nün sevgilisi Kemal Arap’tır.[28]

Sonra baskı yıllarında Türkiye Komünist Partisi’ne katılmış; bunu eşi Merih Abla ile birlikte yapmış; yürekli bir militandı Vedat Türkali.

“1951 Tevkifatı” adıyla geçen TKP Davası’nda tutuklanıp, 9 yıl hapse mahkûm olurken; edebiyatın ve sinemanın en önemli isimlerindendi…

Cezaevinden çıktığında değişen yalnızca hayatı olmadı. Yazdıkları sansüre takılmasın diye, Abdülkadir Pirhasan olan adını Vedat Türkali olarak değiştirdi. 40’ın üzerinde senaryo, üç film, 4 tiyatro oyunu ve 8 romana imza attı. Edebiyat serüveni, “Bir Gün Tek Başına” adlı romanıyla başlamıştı.

* * * * *

Bir de 84 yıllık ömrünün 60 koca yılında 100’ü aşan yapıt üreten öykücü/ romancı, senarist/sinemacı, yazar/gazeteci, çocuk edebiyatçısı yazar Tarık Dursun K.; “Güzel sözün efendisidir!”[29] diye anılandı.

Sonra Vüsat O. Bener; “Kolay ulaşılan bir yazar değildi O. Anlatımın sınırlarını keşfe çıkmıştı sanki. Anlatacaklarını şiirsellikle, özgün imgelerle dile getirmeye çalışıyordu. Bunu söz oyunlarıyla değil, yalın bir dille başarıyordu; ‘konuşur gibi’.

Ne diyordu Bilge Karasu: ‘Bu ‘konuşur gibi’ yazılmış metin ancak okunduğunda, bir şekil sürekliliği ile birlikte bir de anlam sürekliliği kazanır.’

Bener hep gerçeğin peşindeydi. Onu görünürde değil, insanın derinliklerinde aradı. Bu arayışını temelde klasik öykü kalıplarını koruyarak ama ona ‘yenilikler’ katarak gerçekleştirdi.”[30]

“Vüs’at O. Bener okumak, bir edebiyat metninin nasıl olması gerektiğini, yalnızca hemen anlaşılan anlamlarının ötesindeki anlamları gördükçe o metnin nasıl zenginleşebileceğini,.. yaratıcılığın sınırlarının adım adım nasıl genişletilebileceğini, bilinenlerin dışında dünyaların nasıl bir bakış açısıyla tasarlanabileceğini görmektir.”[31]

Bir de ‘Önce Ekmek Bozuldu’suyla Oktay Akbal…

Hani, hakkında “Bütün dünyayı bildi. Bütün dünyayı düşündü. İnsanlığın daha iyi şeyler yaşamasını istedi,”[32] denilen ve “Şiirsel anlatımı yanında kısa öykü türünü seçişi ona edebiyatımızda özgün bir yer sağladı. Sait Faik ve Sabahattin Ali’den sonra öykücülüğümüzde yeni bir kilometre taşı sayıldı. Denemeci olarak da büyük bir iz bıraktı,”[33] biçiminde değerlendirilen O…

* * * * *

Sabahattin Ali mi demiştik?

“Yolculuklar bana zevk verir. Bu zevkte varacağım hedefin zevki dahil değildir. Yolculuk, bu bir yerde durmadığını, hareket ettiğini bilmek şuuru, bu bir yere bağlanıp kalmaktan kurtuluş başlı başına tatlı bir şeydir,” diyen O; yani 1948’in 31 Mart günü elinde bavuluyla İstanbul’dan Kırklareli’ne doğru hareket eden 41 yaşındaki yazar, bunun son yolculuğu olduğunu bilmiyordu. Bu yolculuktan kimsenin haberi yoktu. Çok sonraları Sazara köyü yakınlarında bulunan, Sabahattin Ali’nin cansız bedeniydi.

Bir süredir memleket dışına çıkmak isteyen ve bunun için çabalayan Sabahattin Ali, hapishanede tanıştığı berber Hasan Tural vasıtasıyla bulunan Ali Ertekin eşliğinde bu yolculuğa çıkarken bizzat mihmandarı tarafından öldürüleceğini bilmiyordu.

Ertekin, ifadesinde cinayeti bir mola esnasında işlediğini anlatmıştı. Elinde kitabı, yaktıkları ateşin başında Ali Ertekin’e ileride yapacaklarını anlatan Sabahattin Ali, konuşmasını bitirip kitaba gömüldüğünde bir anda başına aldığı darbelerle katledildi. Ertekin, sonrasında o geceyi şöyle anlatacaktı: “[anlattıklarından sonra] Sabahattin Ali’nin Türklükle alakası olmayan ve Türk milletine fenalık için harice kaçmak isteyen bir canavar olduğunu anladım. Zaten elinde de şişkin bir çantası vardı, bu çantada mevcut olması muhtemel olan muzır evrakı düşündüm. (…) İşte bu millî düşünceyle birdenbire irademi kaybederek elimdeki sopayla kitap okumakta iken kafasının sol tarafından yüzüne doğru şiddetle vurdum.”

Evet 2 Nisan 2018 Sabahattin Ali’nin 70. ölüm yıldönümü; daha doğrusu katledilişinin.

Kimine göre en iyi eseri “İçimizdeki Şeytan”dır, kimine göre “Kürk Mantolu Madonna”. Kimine göre ise “Sırça Köşk” ve “Çakıcının İlk Kurşunu” da onlardan aşağı değildir.

“Edebiyatımızda seçkin bir yer edindi. Edebi olarak biraz Fyodor Dostoyevski, biraz Knut Hamsun, biraz da Turgenyev lezzetini bulduğumuz roman ve öykülerinde kullandığı dil ise muazzam. Refik Halid Karay’dan sonra dili en iyi isim olarak anılısa yeridir.”[34]

Cesedini köylüler Ocak 1949’da buldular. Kafası taşla ezilerek öldürülmüş Ali’nin çantası da yanındadır. Çanta’dan Puşkin romanı ile kendisine yazılmış mektuplar bulunmuştu.

1931 tarihli şiir “Dağlar”da; “Başım dağ, saçlarım kardır,/ Deli rüzgârlarım vardır,/ Ovalar bana çok dardır,/ Benim Meskenim dağlardır.// Bir gün kadrim bilinirse,/ İsmim ağza alınırsa,/ Yerim soran bulunursa,/ Benim meskenim dağlardır,” diyen O; “Dağlar ve Rüzgâr”da art arda yer alan “Hapishane Şarkısı” başlıklı şiirlerinden ilki “Kartal”da, “Göklerde kartal gibiydim,/ Kanatlarımdan vuruldum;/ Mor çiçekli dal gibiydim,/ Bahar vaktinde kırıldım,” diye haykırırdı…

Sonra da üç numaralı “Hapishane Şarkısı”nda “Burda çiçekler açmıyor,/ Kuşlar süzülüp uçmuyor,/ Yıldızlar ışık saçmıyor,/ Geçmiyor günler, geçmiyor.” Aynı şiiri Kerem Güney ve Ali Kocatepe farklı bestelerle seslendirdi. “Düşmanlar gülüp sevinsin./ Dostlar arkasını dönsün…”

Mayıs 1933 tarihli beşinci “Hapishane Şarkısı”, “Aldırma Gönül”ünde de “Başın öne eğilmesin,/ Aldırma gönül, aldırma;/ Ağladığın duyulmasın,/ Aldırma gönül, aldırma…”

“Dışarda deli dalgalar,/ Gelip duvarları yalar;/ Seni bu sesler oyalar,/ Aldırma gönül, aldırma…”

“Dertlerin kalkınca şaha/ Bir küfür yolla Allah’a…” derdi!

Onu katlettiler; ve biz yine de, hâlâ Ona vurgunuz…

* * * * *

Tıpkı oğlu Aydın Ilgaz’ın, “Sınıf’tan ötürü hapis yatmıştı. Kitabının kabı kırmızı, adı ‘Sınıf’tı ve yayınevinin adı da Devrim’di. Yayınevi sahibi de en az babam kadar sıkıntı çekti. Bu olayları ‘Karartma Geceleri’nde yazdı. Bugün Tophane-i Amire Sanat Galerisi’nin bulunduğu yerdeki hapishanede yatıyordu babam. İkinci dünya savaşında, bomba atılır diye düşünülen ortamda, hapishanedeki siyasi mahkûmlar dışarı çıkartılıp, bileklerinden bir zincire bağlanarak eskiden Ali Sami Yen Stadı’nın bulunduğu, bugün gökdelenlerin dikildiği yere kadar sağlı sollu götürülüyorlardı. Şehir orada bitiyor, dutluklar başlıyor, karanlık ve ağaçlık olduğu için uçaklar göremiyordu. Benim bütün korkum inşallah babamın yaşadığını bu insanlar yaşamaz… Babam ‘Bir Özgürlük Şiiri’nde şöyle yazdı: ‘Bir liseli öğrenciyle vurulu bileklerim/ Tek suçumuz hür insanlar gibi konuşmak/ Kitaplar suç ortağımız’ İşte bugünün şiiri… Bugünün siyasi mahkûmları, tutuklu gazetecileri, bilim insanları, aydınlarının tek suçu hür insanlar gibi konuşmak. Kitaplarsa suç ortağımız,”[35] biçimde resmettiği Rıfat Ilgaz…

Veya “Ödenmeyen” başlıklı şiirinde, “Ey benim halkım/ Ey benim eliaçık gözü kapalım/ Yüreği açık dili bağlım/ Ey benim en güzelim/ Ey benim en çirkinim,” derdi; ve güldürmek için değil ağla(t)mak amacıyla yazıklarına gülerlerdi; bundan ötürü “Bana dokunmayan yılan bin yıl yaşasın diyerek yaşattığınız yılanların, bir sonraki hedefi siz olursunuz,” notunu düşen Aziz Nesin…

Ya da hakkında “Sanatçıdır; aynı zamanda sosyal bir kâşiftir. Konuşma ustasıdır, gülmece bilgesidir, hümanisttir, çevrecidir, düşünürdür, aydındır…”[36]

“Muzaffer İzgü, yalnızca gülmece yazarı değil, önemli bir trajedi yazarıydı…”[37]

“İnsandır onun yazarlığının özü. Ezilmişliğiyle var olan, saflığıyla yaşayan; sevgisini, sevecenliğini, vicdanını hiç yitirmeyen ‘küçük insan’. İnsan merkezli, insani olana yönelmiş bir çizgi üzerinde yürür yazdıkları. Sıradan insanların acıları, sevinçleri, özlemleri, düşleri, düş kırıklıklarını, ‘memleketimizden insan manzaraları’nı sahneler gözümüzün önüne. Bu sahnede, bilinç-bilinçsizlik, kabalık-incelik, duyarlılık- duyarsızlık, sevgi doluluk-sevgisizlik iç içedir. Bu sahnenin bir başka özelliği de insana sevgiyle, iyimserlikle, sevecenlikle, sevimlilikle yaklaşan bir ayna olmasıdır; onun aynasından yansıyan bir yaşamdır,”[38] denilen Muzaffer İzgü…

Onları hatırlayıp, hatırlatmaya ne kadar da muhtacız bu günlerde!

* * * * *

İyi de bu böyle mi? Kanımca değil! “Neden” mi?

Belki de yazarlık “adına”(?!), “Birçok insan reel yaşamda yol alır. Ama ben hep reel yaşamdan uzaklaşıp, o romanların dünyasında yol almayı seçtim,”[39] cümlesinde boy gösteren bireyci irrasyonellikten!

Ya da “Bir elin parmaklarını geçmeyen eserleriyle edebiyatımızda derin izler bıraktı”;[40] “Oğuz Atay’ın hâlâ tek olduğunu düşünüyorum,”[41] biçiminde sunulup da; “Sıra Oğuz Atay Rönesansı’na geldi,”[42] denilen O…

‘Tutunamayanlar’ında[43] roman kahramanlarına “hiçbir geleneğin mirasçısı değilim,” dedirten Oğuz Atay için “geçmiş, hayal kırıklığıdır”!

Bilindiği gibi, 1971-72 yıllarında Sinan yayınları tarafından basılan iki ciltlik kitabı 1930-1960 döneminde Türkiye toplumu aydınların ve kurumların eleştirisiyle, gözlemlerin izlenim ve çağrışımların “alıntılanan iç konuşmalar” ve göndermelerle anlatılır. Taşlamalar ve klasiklere göndermelerin yoğunluğu, yazarın mesajını değişik anlatıcılarca aktarmak için “dış diyalog, iç konuşma ve iç diyaloğ”un birbirine örüldüğü bir tiyatro sahnesi yöntemi uygular. 1970 TRT Roman Başarı Ödülü alan bu roman başarısızlığa özendirmekle eleştirilmiştir. Atay, başarısızlığı övdüğü eleştirisine ve romanın kahramanının kimliğine ilişkin bir soruyu şöyle yanıtlar:

“Selim Işık, birçok tutunamayanın bileşkesidir. İntihar eden bir arkadaşım, Ural var; ama bütünüyle Selim Işık o kadar değil. Belki ben varım (Bu cümleyi yazmayın). Adlarını yazmanın sakıncalı olduğu birçok arkadaşım var. Herkesin ‘tutunan’ olmak istediği bir ülkede tutunamayanlığı seçen Selim Işık’la yakınlığının olması birçok kimseye dokunur diye onların adlarını saymak istemiyorum. Selim öldü. Selimlik de ölmüştür. Başarının insanı sevimsizleştirdiğini yazmıştım bir yerde; fakat tutunamayanlığın sevimliliğine de kimsenin yanaşmadığını görüyorum. Neden yanaşsınlar? Bir arkadaşımın dediğine göre, ben romanda herkesi bir bakıma tutunamayanlığa çağırıyormuşum. Henüz bir karşılık alamadım.”

İkinci kitabı ‘Tehlikeli Oyunlar’da da (1973) ‘Tutunamayanlar’ gibi iç konuşmalara oldukça sık rastlanır. Romanın kahramanı Hikmet’in yaşamının düş mü gerçek mi olduğu netleştirilmez. Eleştirmenler “Düşle gerçeğin birbirine karışması, üst kurmacanın kurgunun ana ilkesi olması” yüzünden ‘Tehlikeli Oyunlar’ı postmodernizmin Türk edebiyatındaki ilk örneği sayarlar.

Öykülerini Korkuyu Beklerken adıyla 1975’te kitaplaştıran Atay, Prof. Mustafa İnan’ın (1911-1967) hayatını da ‘Bir Bilim Adamının Romanı’ başlığıyla 1975’te yayımladı.

1973’de yayımlanan ‘Oyunlarla Yaşayanlar’ Devlet Tiyatrosunda sahnelendi. Oğuz Atay’ın kitapları tartışmalar yarattıysa da o sağken ikinci baskı yapmadı. Okuruna Korkuyu Beklerken’de sorduğu alaycı, “Ben buradayım sevgili okuyucum sen neredesin acaba” sorusu ancak öldükten sonra karşılık buldu.[44]

“Post”lu söylencelerini, “Elveda” çığlıklarının yüksel(til)diği bir zamandı bu!

Ve nihayet “Aslolan insanı anlatmak, anlamak. Sıradan gibi görünen insanların hikâyelerine daha çok ilgi duyuyorum. Muktedirlere değil, ezilmişlere, incitenlere değil incinmişlere bakıyorum,”[45] vurgusu yanında; Gezi Parkı’nın birinci yıldönümü nedeniyle ‘La Repubblica’ için kaleme aldığı makalede, -Soma katliamı ardından bir eylemcinin tokatlanmasına dair-, “Millet olarak biz, belli bir yetkiye sahip olanlar tarafından tokatlanmaya alışmışız,”[46] da diyen ve “intihâl” haberleriyle müsemma Elif Şafak!

Elif Şafak’ın “Ustam ve Ben”[47] başlıklı romanı, José Saramago’dan “intihâl”le suçlandı. Ayrıca benzer konuda Elif Şafak sosyal medyada ‘Şemspare’nin kapağının çalıntı olduğu yönündeki iddialara konu oldu.[48]

Bu kadar da değil; İsviçre’nin Davos kentindeki “Dünya Ekonomik Forumu 2013 Yıllık Toplantısı”na davet edilmesi hakkında şunları diyendi O:

“Davos daveti doğrudan Dünya Ekonomik Forumu’ndan geldi. Önce küçük bir mülakat yaptılar. Telefonla birçok soru yönelttiler. Orada bilgi ve analiz düzeyinize, kendinizi ifade etme yeteneğinize bakıyorlar. Daha evvelki konuşmalarımı biliyorlardı, TED gibi. Bir de kitaplarımı biliyorlardı.”[49]

Davos’un teveccühüne mazhar olan bir yazardır O!

Hem de “Edebiyatçılar tabii ki hikâyelerle ilgilenir ama sessizliklerle de ilgilenir. Konuşulamayan, anlatılmayan sırlar, tabular, üstü kapanan hakikatler,” derken; “14 senedir romanlarınızı İngilizce yazıyorsunuz. ‘Niye İngilizce’ diye çok soruldu, artık sormayacağım. Ama şunu gerçekten merak ediyorum, Türkçesini niye kendiniz yazmıyorsunuz?”[50] sorusuna şöylesi bir yanıtı verebilendir O:

“Romanlarımı İngilizce yazıyorum. Sonra Türkçe’ye çevriliyor, çeviriyi alıp yeniden yazıyorum. Yani iki kat emek sarf ediyorum. Delilik!”[51]

“Ben tereddüt seviyorum,” diyen bu yazar hakkında; Johann Wolfgang von Goethe’nin, “Yazıp hiçbir şey söylememektense hiç yazmamanın daha gerekli ve insan şanına daha yaraşır olduğu durumlar vardır,” uyarısının altını çizmek yanında…

Charles Bukowski’nin, “Eskiden yazarların hayatları, yazdıklarından daha ilginçti. Şimdiyse ne hayatları ne de yazdıkları ilginç”;[52] Alain de Botton’un, “Anlaşılmaz bir düzyazı çoğunlukla entelektüelliğin değil tembelliğin göstergesidir; kolayca okunan bir yazıysa asla kolayca yazılmamıştır. Ya da böylesine anlaşılmaz bir yazı kaleme alan yazar içerikteki eksikliği gizlemek istiyordur; anlaşılmaz olmak söyleyecek hiçbir şeyi olmayan için benzersiz bir korunaktır,”[53] saptamalarını hatırlamak yeterlidir kanımca…

* * * * *

Bunlardan uzun uzun “Niye mi söz ettim?”

Yanıt: Albert Camus’nün, “Kelimeler torba gibidir, içine konan şeyin şeklini alır,” gerçeğinde gizli olup; edebi yazının da bundan birinci dereceden etkilenmesindedir!

Ama bu kadar da değil; devamla Mario Vargas Llosa’nın şu uyarıları da eklemeli:

“Bütün uluslardan insanlar temelde eşittir, onların arasına ayrımcılık, korku ve sömürü tohumlarını eken yalnızca adaletsizliktir. İnsanları önyargının, ırkçılığın, dinsel ya da siyasal bağnazlığın ve kendi dışındaki her şeyi dışlayan milliyetçiliğin aptallıklarına karşı, tüm büyük edebiyat yapıtlarında karşımıza çıkan bu hakikâtten daha iyi hiçbir şey koruyamaz.”

Orhan Kemal’in, “Gerçekçilik, içinde yaşadığın topluma yer yer ayna tutmaktan ibaret değil ki. Asıl gerçekçilik, asıl yurtseverlik, içinde yaşadığın toplumun bozuk düzenini görmek, bozukluğun nereden geldiğine akıl erdirmek, sonra da bu bozuklukları ortadan kaldırmaya çalışmak. Yurtseverlik, yurdunun insanlarını sevmek, yani, insan gibi yaşamalarını sağlamaya çalışmak. Buna engel olanlarla savaşmak,” notunu düştüğü böylesi bir edebiyat gereksinimine ilişkin olarak ayrıca şunların da altını ısrarla çiziyoruz: “Para gücü üzerine kurulmuş bir toplumda, bir avuç zengin insan asalak hâlinde yaşarken emekçi yığınların yoksulluk içinde süründükleri bir toplumda gerçek, fiili hiçbir ‘özgürlük’ olamaz. Siz, bay yazar, sizden allı pullu, çerçeve içinde (Romanlarınızda) açık saçıldık ve ‘kutsal’ sahne sanatı ‘üstüne örtülü’ bir kılıf içinde fuhuş isteyen burjuva yayıncıya karşı, burjuva kamuya karşı özgür müsünüz? O mutlak özgürlük denen şey ya bir burjuva palavrasıdır, ya da (bir dünya görüşü olarak anarşizm, tersine çevrilmiş burjuva düşüncesi olduğu için) anarşist bir palavradır. İnsan hem toplum içinde yaşayıp, hem de ondan özgür olamaz. Burjuva yazarın, sanatçının, oyuncunun özgürlüğü, para kesesine, çürümeye, satılık olmaya gizlice (ya da ikiyüzlü biçimde gizlice) bağımlılıktan başka bir şey değildir.

İşte biz sosyalistler, bu ikiyüzlülüğü açığa seriyor, sahte etiketleri söküyoruz; bunu da, sınıfsız bir edebiyat ve sanata varmak için değil (çünkü böyle bir şey sınıf-dışı, sosyalist bir toplumda olabilir ancak), ama, gerçekte burjuvaziye bağlı bu ikiyüzlü özgür edebiyatın karşısına, açıkça proletaryaya bağlı, gerçekten özgür bir edebiyat çıkarmak için yapıyoruz.

Bu edebiyat özgür bir edebiyat olacaktır, çünkü bu edebiyatın saflarına hep yeni güçler katacak olan şey, hırs ya da kariyerizm değil, sosyalizm fikri ve emekçilere duyulan yakınlık olacaktır. Bu edebiyat özgür olacaktır, çünkü birtakım içi geçmiş kadınlara, şişmanlamaktan yakınan, canı sıkkın ‘üst tabaka’ya değil, ülkenin gözbebeği, gücü ve geleceği olan milyonlarca, yüzmilyonlarca emekçiye hizmet edecektir.”[54]

Piyasaya teslim olmayan ya da piyasanın teslim alamadığı yazar açık, açık şunları da haykırabilecek kadar net olmalıdır:

“Okura güvenmek mi? Okura mı? Yok canım! Okur, güçlü mağaza zincirlerinin kitap raflarına, vitrinleri albenili kitapçılara, amazon.com gibi internet sitelerine tav olurken, okura güvenmekten nasıl söz edebiliriz?

Piyasanın kurallarını kabul etmeyen yazar basitçe yok olacaktır. Piyasanın kendisine sunduğu şeyi elinin tersiyle iten yazar, edebi açlığa ya da hâlihazırda okumuş olduğu kitapları yeniden okumaya mahkûmdur. Edebiyatın varlık nedeni olan yazar ve okur bugün yarı münzevi bir yaşam sürmektedir. Edebiyat piyasası dünyası, kitap üreticilerinin hâkimiyeti altındadır. Ancak kitapların üretilmesi edebiyatın da çoğaldığı anlamına gelmez.

Bir okur olarak kendi yazarımın özlemini çekiyorum. Vaatkâr tanıtım yazılarına şöyle bir göz gezdiriyorum ama içlerinden çok azı bir okur olarak zevklerime hitap ediyor. Kitabevleri de vitrinleri ışıklandırılmış süpermarketlere benziyor artık. Ürünleri kaliteliymiş gibi görünüyor ama lezzetleri hayal kırıklığına uğratıyor. Tıpkı meyve ve sebzelerin mutasyona uğrayıp, dış görünümleri pahasına tatlarının yavan olması gibi… Aynı şekilde, hem iyi hem de kötü kitaplar zamanla ana akım edebiyat içinde mutasyona uğramış durumda… Bir yazar olarak kendi okurumun özlemini çekiyorum…”[55]

Yazmak eyleminin işlevi ve ilişkileri konusuna bir kez daha kafa yormamız gerekirken; unutmayın:

Rainer Maria Rilke’nin, “İçinize dönün ve yazma sebebinizi araştırın. Köklerini kalbinizin en derin yerlerine salmış mı?”

Ludwig Wittgenstein’ın, “Yazımın, başkalarını düşünme sıkıntısından kurtarmasını değil, eğer olanaklıysa insanın kendi düşüncelerini harekete geçirmesini istiyorum.”

Ursula K. Le Guin’in, “Düşüncenin doğasında iletilmek vardır, yazılmak, konuşulmak, gerçekleştirilmek. Düşünce çimen gibidir, ışığı arar, kalabalıkları sever, melezlenmek için can atar, üzerine basıldıkça daha iyi büyür,” uyarılarını da…

 

29 Kasım 2018 17:16:43, İstanbul.

 

N O T L A R

[*] Kaldıraç, No:210, Ocak 2019…

[1] Umberto Eco.

[2] Cem Akaş, Suç ve Ceza, YKY, 1992.

[3] Jacques Derrida ‘Platon’un Eczanesi, Çev: Zeynep Direk, Alfa Yay., 2016

[4] Rahmi Öğdül, “Yazarı Kapattınız, Peki Yazıyı”, Birgün, 14 Temmuz 2017, s.15.

[5] Celal Üster, “İyi ki Varsın Edebiyat…”, Cumhuriyet, 11 Kasım 2017, s.16.

[6] Murat Yaykın, “Her Kim ki Elinden Dili ve Hayal Gücü Alınır…”, Birgün, 17 Ağustos 2017, s.15.

[7] Turgay Fişekçi, “Piraye ile Nâzım’ın Oğluydu”, Cumhuriyet, 19 Aralık 2012, s.16.

[8] aktaran: Zeynep Oral, “Sevgili Onat Kutlar…”, Cumhuriyet, 11 Ocak 2015, s.4.

[9] Selim İleri, “Yaşayan Halid Ziya”, Radikal Kitap, Yıl:13, No:684, 25 Nisan 2014, s.4.

[10] Refik Durbaş, “Halid Ziya’nın Bir Günü”, Birgün, 17 Ağustos 2017, s.2.

[11] aktaran: Doğan Hızlan, “Tanpınar Üzerine”, Hürriyet, 16 Kasım 2017, s.18.

[12] Oğuz Demiralp, Tanpınar’a Biraz Huzur Verelim, Yapı Kredi Yay., 2014.

[13] Sefa Kaplan, Geç Kalan Adam: Ahmet Hamdi Tanpınar, Doğan Kitap, 2013.

[14] Ömer Erdem, “Bir Geç Kalış Hikâyesi”, Radikal Kitap, Yıl:12, No:663, 29 Kasım 2013, s.14-15.

[15] Selim İleri, “Tanpınar’ın Çevresinde…”, Radikal Kitap, Yıl:12, No:663, 29 Kasım 2013, s.15.

[16] Doğan Hızlan, “Tanpınar Üzerine”, Hürriyet, 16 Kasım 2017, s.18.

[17] aktaran: Emrah Kolukısa, “Tanpınar’ı Anlamak”, Cumhuriyet, 3 Ocak 2018, s.15.

[18] Emrah Kolukısa, “Borges’in İzinde…”, Cumhuriyet, 2 Ekim 2017, s.15.

[19] Aynur Kulak, “Beckett: Dünyayla Çok Az Uzlaşmış Yazar”, Birgün Kitap, Yıl:14, No:194, 16 Mart-12 Nisan 2018, s.4.

[20] İrem Uzunhasanoğlu, “Işık, Daha Çok Işık”, Evrensel, 22 Mart 2018, s.13.

[21] Maksim Gorki, Sanatta Sosyalist Gerçekçilik, Kolektif, çev: Feyyaz Şahin, Parşömen Yay., 2011.

[22] Oya Yağcı, “Benzersiz Yabancı: Maksim Gorki”, Evrensel, 28 Mart 2018, s.12.

[23] Boris Suçkov, Gerçekçiliğin Tarihi, çev: Aziz Çalışlar, Adam Yay., 1982, 150.

[24] Zeynep Oral, “Bu Ülkeden Azra Erhat Geçti”, Cumhuriyet, 7 Eylül 2017, s.15.

[25] Mehmet Pekdüz, “Necati Cumalı’nın Eserlerinde Kanatlanan Sözler”, Evrensel, 31 Temmuz 2012, s.10.

[26] Kadir İncesu, “İyi Yürekli, Umutlu Olmak İsteyen Onu Okusun”, Birgün, 2 Haziran 2015, s.14.

[27] Tahir Şilkan, “Orhan Kemal’in Önemli Notu!”, İnsancıl Dergisi, Yıl:25, No:299, Haziran 2015, s.18-19

[28] Tahir Şilkan, “Orhan Kemal Romanlarında Ermeniler”, 9 Mayıs 2015… http://gezite.org/orhan-kemal-romanlarinda-ermeniler-1/

[29] Hikmet Altınkaynak, “Güzel Sözün Beyefendisi”, Cumhuriyet, 21 Ağustos 2015, s.16.

[30] Ülkü Tamer, “Vüs’at O. Bener…”, Cumhuriyet, 7 Temmuz 2012, s.16.

[31] Semih Gümüş, “… ‘Dost’un Zamanı Eskiten Niteliği”, Radikal Kitap, Yıl:11, No:623, 22 Şubat 2013, s.14-15.

[32] Erdal Atabek, “Öykücü Oktay Akbal”, Cumhuriyet, 28 Ağustos 2017, s.14.

[33] Hikmet Altınbayrak, “Oktay Akbal Okurken”, Cumhuriyet, 22 Kasım 2018, s.18.

[34] Miyase İlknur, “Biz Yine Sana Vurgunuz”, Cumhuriyet, 2 Nisan 2018, s.13.

[35] Ezgi Atabilen, “Oğlu Aydın Ilgaz: Kitaplar Suç Ortağımız”, Cumhuriyet, 25 Ekim 2016, s.15.

[36] Muzaffer İzgü ile Gülümsemek, Kolektif, Bilgi Yayınevi, 2017.

[37] Mavisel Yener, “Ayla Kutlu: Muzaffer İzgü ile Gülümsemek”, Cumhuriyet Kitap, No:1449, 23 Kasım 2017, s.120.

[38] Öner Yağcı, “Gülmecemizin Bir Büyük Ustası”, Cumhuriyet, 28 Ağustos 2017, s.15.

[39] Murat Şevki Çoban, “Selim İleri: Ben Romanların Dünyasında Yol Almayı Seçtim”, Milliyet Kitap, Nisan 2015, s.12.

[40] “Oğuz Atay’sız 40 Yıl”, Cumhuriyet, 13 Aralık 2017, s.15.

[41] Sevin Okyay, “Ben Buradayım Sevgili Okurum”, Birgün, 12 Aralık 2017, s.15.

[42] Asuman Kafaoğlu Büke, “Oğuz Atay ve ‘Tutunamayanlar’…”, Cumhuriyet Kitap, No:1443, 12 Ekim 2017, s.6.

[43] Oğuz Atay, Tutunamayanlar, İletişim Yay., 1984.

[44] Sennur Sezer, “Ben Buradayım Sevgili Okuyucum”, Evrensel, 13 Aralık 2014, s.12.

[45] Bedia Ceylan Güzelce, “Muktedirlere Değil, Ezilmişlere Bakıyorum”, Radikal Kitap, Yıl:12, No:666, 20 Aralık 2013, s.12-13.

[46] Esma Çakır, “Elif Şafak: Türk Milleti Tokatlanmaya Alışkındır”, Hürriyet, 3 Haziran 2014, s.7.

[47] Elif Şafak, Ustam ve Ben, Çev: Omca A. Korugan, Doğan Kitap, 2013.

[48] “Elif Şafak’tan ‘Çalıntı’ İddiasına Cevap: Sorun Kapakta Değil Gözlerinde”, Hürriyet, 3 Temmuz 2012, s.5.

[49] Filiz Aygündüz, “Davos Kapılarını Sağ Beyinlere Açıyor”, Milliyet, 29 Ocak 2013, s.4.

[50] Ezgi Atabilen, “Elif Şafak: Türkiye Gerçekleşmemiş Potansiyeller Ülkesi”, Cumhuriyet, 3 Temmuz 2016, s.20.

[51] Ayşe Arman, “Elif Şafak: Kendi Kendine Yazık Eden Türkiye’yi Yazdı”, Hürriyet, 26 Haziran 2016, s.6-7.

[52] Charles Bukowski, Pulp, Çev: Melih Katıkol, Parantez Yayınevi., 3.Baskı, 2013, s.42.

[53] Alain de Botton, Felsefenin Tesellisi, Çev: Banu Tellioğlu Altuğ, Sel Yayınevi, 11. Baskı, 2011, s.195.

[54] Karl Marx- Friedrich Engels-V. İ. Lenin, Sanat ve Edebiyat Üzerine, çev: Aziz Çalışlar, Evrensel Yay., 1996, s.186-187.

[55] Dubravka Ugresiç, Okumadığınız İçin Teşekkürler, Çev: Gökçe Metin, Ayrıntı Yay.,  2014.

Ziyaretçilerimiz, yaptığı yorumlardan kendileri sorumludurlar.

%d blogcu bunu beğendi: