Turhan Feyizoğlu – Teslim Töre söyleşisi

Teslim TÖRE -15 Ağustos 2002, Avcılar-İSTANBUL

 

Söyleşiyi yapan: Turhan FEYİZOĞLU. Söyleşi, Mart 2011’de yayınlanan “Denizler ve Filistin” adlı kitabımda yayınlandı.

Teslim Töre 24 Kasım 2019 da bu gün aramızdan ayrıldı.

-Kendinizden ve aile çevrenizden biraz bahseder misiniz?

teslim töre ile ilgili görsel sonucu

-8 Haziran 1936’da doğmuşum. Kesin doğum tarihim bu. Eskiden nüfus sayım memurları varmış. Onlar köye gelip sayım yaptıkları gün doğmuşum. Ben doğduğum sırada babam askere gitmiş. Ailem aristokrat, zengin bir aile. Dedemgiller ilk önce Kilise köyünde imişler. Daha sonra gelmiş Gölpınar’a yerleşmişler. Toprağın yarısı bize aitti. Dedemin ismi Hüseyin’di. “Kurtanın Hüseyin” derlerdi. Babamın dedesinin ismi de “Gardo” idi. Bizlere çevremizde “Gardogiller” derlerdi. “Uzunaliler” var sülalemizde. “Uzunaliler” dedemin babasından kalma. Köydeki topraklara üç kez el koymuşlar. Bakmışlar köyde kimse yok “Buraları benim” demiş el koymuşlar. Doğuduğum köy ve çevresi çok eski yerleşim yeri ve çok gelişmiş bir bölgeydi. O çövrede Akçadağ Öğretmen Okulu köye çok yakında. Eskiden Köy Enstitüsü idi. Sultansuyu Harası bizim oradaydı. Enstitü’de okuyan öğrenciler ile öğretmenlerin köylülerle çok sıkı ilişkileri vardı. Bu müthiş bir kültür zenginliği yaratıyordu. Dedem, geleceği görebilen bir adamdı. Kayısı ağaçları dikmiş. Daha sonra onları aşılamış. “Düdük aşısı” varmış o dönem. Ağaçları aşılarken dizleri şişiyor dedemin. Köylüler, “Yahu sen delisin. Bu ağaçları diktin bir de aşılıyorsun” demişler. Gelişmiş bir üretim biçimi oluşturmuş o dönem dedem. “İstim damları” yapmış. Kayısıyı kasaların içine koyuyorlar. Kasaları bir yere dolduruyorlar. Kapıyı pencereyi sıvıyorlar. İçerde yanan bir soba var. Sobanın üzerinede içinde kükürt olan bir leğen yerleştiriyorlar. Soba yandıkça kükürt buharlaşıyor ve içirde olan kayısıların içine işliyor kükürt buharı. Hem kayısaların rengini sarı yapıyor hem de hiç kurtlanmıyor kayısılar. Ham maddeyi böyle işleyerek pazar içi üretim haline dönüştürüyor dedem. Kapitalist bir anlayışa sahip o dönemde. Genellikle bağcılık, bahçecilik, çiftçilik işleriyle uğraşırdı ailem. Hepsi içiçeydi zaten. Köy Enstitüsü’nün bu gelişmelerde çok katkısı olmuştur. Enstitü’deki öğrenci ve öğretmenler köylere gidip köylülere üretim nasıl yapılır diye eğitim veriyordu. Ben ilkokuldayken, bizim öğretmen, okulun bançesinin bir tarafını fidanlık yapmıştı. Örnek olsun diye fidan yetiytiriyordu. O fudanları aşılıyordu. düdük aşısından vazgeçmiş, dumur aşısını öğretiyordu köylülere. Sadece bunları değil ev nasıl yapılır, kapı, pencere nasıl yapılıyor? Bunları da öğretiyorlardı. Köy Enstitüsü’nder kız öğrenciler,  bizim köye gelir staj yaparlardı. Kuzuların çocuğunun ismini o öğrenciler vermişti: Nazire, Gülperi isimleri takmışlardı kuzulara.

teslim töre ile ilgili görsel sonucu

-Kaç kardeşsiniz?

-Babamın ilk eşinden iki kardeştik. Babam üç kere evlenmişti. Birinci eşinden benimle abim Hasan vardı. Abim, Ankara Etimesgut’da askerliğini yaparken trafik kazasında öldü. Abimin ismini oğluma taktım. Daha sonra babam ikinci evliliğini yaptı. İkinci evliliğinden Elif ve Sakine isminde iki kızı oldu. Babamın amcasının oğlu vardı. O öldü. “Malı, mülkü yabancıya gitmesin” kaygısıyla babamla o kadını evlendirdiler. O kadından da bir oğlu, bir kızı oldu. O kardeşimi öldürdüler.

-Nedeni neydi?      

-Nedenini tam çözemedik. Bir otobüsü vardı. Çalışıyordu bir şirkette. Başka bir şirkette çalışan bir şoför ile kavga etmiş. Bu, onu dövmeye kalkmış. O da silahını çekmiş bunu vurmuş. Onun ismi de Hasan’dı. Ben kaçaktım o sırada. 1971’den sonra köyden ayrılınca köydeki akrabalara gün yüzü göstermemişler. Hepsi İstanbul’a gelmiş.

teslim töre ile ilgili görsel sonucu

-Babanız kaç yaşında öldü?

-Babam 53 yaşında öldü. Daha doğrusu intihar etti. Şöyle söyliyeyim: Abim askerlik yaparken trafik kazasında ölünce ben küçüktüm daha. Babam bana fazla güvenmiyordu, “yerimi, yurdumu dağıtır” diye. Çok hareketliydim. Çok yaramazlık yapıyordum. Çok kızıyordu. Kaygılanıyordu benden.  En beğendiği kişi ağabeyim Hasan’dı. Ağabeyim Hasan ölünce hayata küstü babam. Kendisini rakı içmeye verdi. Rakıyı ölmek için içiyordu. İntihar edercesine içiyordu. Sabahleyin kalkıyor çay yerine rakı içiyordu. Akşama kadar içiyordu. Geliyor içiyor, gidiyor içiyordu. Çok güçlü, kuvvetli bir adamdı. Rakı onu öldürdü. 1962’de öldü. Ben, askerden yeni gelmiştim. Sancılandı aniden. Arabayla aldım Malatya’ya götürdüm. Doktorlar, åmeliyat edilmesi gerekir. Bunu Gaziantep’e götürün” dediler. Taksiyle Gaziantep’e götürdüm. Orada ameliyat ettiler. Tifo’ya da yakalanmış. Öldü. Kurtaramadık. Yani, kendisini öldürdü. Hayşatı sevmiyor, dünyayı sevmiyordu. Son dönemlerde aramız düzeldi, iyileşti. Askerden döndükten sonra beni sevmeye başladı, bana güvenmeye başladı. Ama artık babamın hayatı bitmişti. Dönüştüremedi kendisini. Rakı içmeyi bırakmaya çalıştı. Yeniden hayata bağlanmaya çalıştı ama olmadı. Öyle öldü.

-Babanızın politik hareketlere ilgisi nasıldı?

-Babam Demokrat Parti’nin hem üyesi, hem de ilçe yönetimindeydi. Akçadağ DP İlçe Yönetimindeydi. Adnan Menderes ile bir kaç kez görüştü. Siyasetle ilgileniyordu. DP’li olmasına rağmen müthiş bir Atatürkçü’ydü. Onun kadar da İsmet İnönü düşmanıydı. Ters bir adamdı. Babam Atatürk’ü savedece sevmiyor, O’na inanıyor, tapıyordu. Örneğin, hastalanıyor yatıyordu. Bir bakıyorsun sabahleyin ya da gecenin bir saatinde kalkmış giyinmiş. “Ne oldu baba, nasıl oldun, iyileştin mi?” diye sorardım. “İyileşmedim ama Atatürk’ü gördüm rüyamda. İyileşirim artık” diye karşılık veriyordu. Böyle tapıyor Atatürk’e. Bizim evde bir kere bir müfettiş Atatürk’e laf etti. İlkokul müfettişi. Eskiden köye gelenleri köyün önde geleni ağırlar, misafir ederdi. Kim gelirse bizim evde ağırlanırdı. Müfettiş de bizim eve gelmiş. Adam, Atatürk’ü eleştirdi o zaman. Babam kaldırdı sofrayı adamın başına geçirdi. Misafire değil böyle yapmak en küçük bir imâ dahi yapılması ayıp karşılanırdı. Böyle bir anlayışımız vardı. Biz de asla öyle şey yapan olmaz. Ailecek yas tuttuk misafire böyle yapıldı diye. “Niye böyle yaptın adama?” diye sorduğumuzda, “Benim yanımda Atatürk’e laf edilemez” dedi. Böylesine Atatürk’ü seviyordu. Ama İnönü’ye de düşmandı. İsmet İnönü’ye düşman olduğu için Demokrat Parti çalışmaları için Celal Bayar Malatya’ya geldiği zaman gitti hemen onu buldu konuştu, görüştü. İsmet İnönü’nün karşısında bir parti olsunda kim olursa olsundu. Demokrat Parti’nin kurulması için çalıştı babam. İlk üye olanlardan birisidir. CHP’ye karşı müthiş bir mücadeleye girdi.

İlgili resim

-27 Mayıs 1960 ihtilaline karşı tepkisi ne olmuştu babanızın?

-Ben, 27 Mayıs 1960 ihtilali olduğu zaman Manisa’da askerlik yapıyordum. Hatta, MİT’de benimle şakalaştılar: “Ulan ihtilalciliği bizden öğrendin, bize satacaktın” diye. 27 Mayıs 1960 günü, bizi Manisa’nın Karaoğlan nahiyesine ele geçirmek için götürdüler. Karaoğlan nahiyesi o zaman Vatan Cephesi (V.C.)’nin en önemli yeriymiş. DP’nin dışında başka hiç bir partiye oy çıkmıyormuş. Bize gerçek mermi verdiler, silah verdiler. “Direndikleri zaman kullanacaksınız, ateş edeceksiniz”, dediler. Askeri birlik olarak gittik Karaoğlan nahiyesini teslim aldık. Hiç bir direnme olmadı. Belediye Başkanı, mülki amirleri, başçavuşu bizi yolda karşıladılar. Herkes binbaşıya anahtarını ve yetkilerini devretti. Binbaşı gitti Belediye dairesini açtı. Karakolu açtı bizi karakolda görevlendirdi. Ben daha çok binbabışının çocukları ile ilgileniyordum. Binbaşı görev gereği değişik yerlere gidiyordu. Bazan geç geliyordu. Bazan bir kaç gün gelmiyordu. Bazan biz de arazide göreve çıkıyorduk. Vatan Cepheli diye bir sürü insan yakalayıp getiriylorduk. Nereye götürdüklerini bilmiyorduk. Daha sonra kimsenin peşine düşmemeye başladık. Binbaşı, “Gerek yok. Bize ve kimseye zararları yok” dedi. Fakir-fukara adamlardı. Ailesi var, çocukları var. Karaoğlan nahiyesinde bir süre kaldık sonra birliğe geri döndük. Askerlikten sonra eve geldiğimde anlattılar. 27 Mayıs 1960 ihtilali yapıldığının ilk günlerinde bir iki kere sorguya götürmüş, bırakmışlar. Daha sonra, babam bir ay evde Adnan Menderes’in yasını tutmuş. Yemek yaptırmamış. “Ben yastayım” demiş herkese. Bir şey yapmamışlar kendisine.

-Babanız hayatta iken sizin de herhangi bir siyasi çalışmanız oldu mu?

-Askeri gitmeden önce Demokrat Parti’liydim. Askerden geldikten sonra Adalet Partisi’nde çalıştım. Bir kaç yıl Adalet Partisi’nin genel kurul çalışmalarına da katıldım. Malatya’da yapılan bir Adalet Partisi genel kuruluna delege olarak katılmış, onlarla tartışmıştım. “Yahu siz sahtekârsınız, üç kağıtçı, namussuzsunuz. Benim ne işim var sizin yanınızda” dedim. PO zaman politik birikimim yoktu. Görerek, yaşayarak anlıyordum olayları. Ziraat Odaları Birliği yönetimine aday oldum. Adalet Partililere orada da karşı oldum. Bağımsız hareket ediyordum. Kavga ederek Adalet Partisi’nden ayrılmıştım.     

-Adalet partisi’nden ayrıldıktan sonra hangi partiyle ilişkiniz oldu?

-Yeni Türkiye Partisi (YTP) vardı. Bir süre onlarla ilişkim oldu. Gittim geldim. ne düşündüklerini, ne yaptıkarını öğrenmeye çalıştım. Baktım bunların hiç birinin diğerinden farkı yok. Sonra bir süre bekledim. TİP Akçadağ’da kurulunca neler söylüyorlar, neler düşünüyorlar diye onun programına baktım. “İşte bizim aradığımız bu” dedim. Ayrıca, TİP’i kuranlarda çok dürüst kişilerdi. Böylece TİP’e gidip gelmeye başladım.     

-TİP’li tanıdıklarınız mı vardı?

-Hayır, hayır. Beni TİP’e kimse yönlendiren kimse olmadı. Kendi kendime oldum. Araştırıyordum zaten. “Çolak Dede” dediğimiz birisi vardı. Kendisi Keferdiz’liydi. Gaziantep’in bir köyü. Döndü teyzemin kocasıydı. Akrabalık da var.  “Çolak Dede” derdi. Herkes onu öyle bilirdi. Çok geniş bir kültüre sahipti. “Allah yoktur” diyor. “Allah’la iş olmaz” diyor. Alevi dedesi idi. Bir gün onunla konuşurken, “Teslim. Marks diye birisi varmış. Sen, onun kitaplarını ara. Bulursan bana getir” dedi. Ben ilk kez Mars’ı onun duydum. “Dede. Nedir, kimdir bu Marks? Nereden çıktı?” diye sordum. “Bu adam Allah’ı inkâr ediyormuş. Filozofmuş. Allah’ın yerine maddeyi koyuyormuş. Maddeden bahsediyormuş. Ama o madde dediği nedir bilmiyorum. İran’lı bir mollanın kitabını okudum. Marks’ı kitabında eleştiriyordu.” dedi. Farsça ve Arapçayı çok iyi biliyordu. İranlı molla, Marks’ı eleştirmek için Marks’ın kitabından alıntı yapmış. Mars’ın alıntılarına bizim dede sevdalanıyor. “Ne kadar doğru söylüyor bu adam” diye eleştirene değilde, eleştirilere sahip çıkıyor. Marks’ın görüşlerine daha yakın buluyor kendi düşündüklerini. Bana da anlatıyor ve “Bu adamın kitaplarını bul bana getir” diyor. Kitapçıları arıyorum, şuna buna soruyorum. Yok böyle bir kitap. Malatya’da bulamadım. Ankara’da kitapçılarda “Felsenin Temel İlkeleri” adlı kitap ile “Marksistler” adlı üç ciltlik kitabı buldum, aldım. Malatya’ya giderken bu kitapları yolda biraz okudum. Kafam karıştı. Benim zatan oldum bittim din olgusu ile aram iyi değildi. Kitapları dedeye götürdüm. “Dede. Bunlar Marks’ın kitapları değil ama Marks’ın düşünceleri hakkında yazılmış” dedim. Öylesine sevindiki kalktı oynadı o yaşta. “Allah’ın olmadığını biliyordum ama yerine ne koyacağımı bilmiyordum. Şimdi ne koyacağımı buldum” dedi. Daha sonra başka kitaplarda aldım Çolak Dede’ye götürdüm. Ben de okumaya başladım. Götürdüğüm kitaplar Çolak dede’yi iyice ikna etti. Beraber yoldaş olduk.Epeyce yaşlıydı zaten. Kısa bir süre sonrada öldü.

teslim töre ile ilgili görsel sonucu

-TİP’e üye olduğunuzda başkanı kimdi?

-TİP’e ilk önce üye oldum. Üye olduğum sıra Ören’li Aziz başkan idi. Ben ondan başkanlığı devraldım.

-TİP’e üye olduğunuzda aile çevrenizden tepki oldu mu?

-1969’da cezaevine girip, bir süre yatıp çıktıktan sonra bazı akrabalar vazgeçirmek için çok uğraştılar. Ören’de dayım vardı. Limon Poyraz. Akçadağ eski belediye başkanı Hacı Ömer vardı. Hacı Hasan, Tulinin İsmail vardı. Bunlar, o zaman Malatya’nın zengilerindendi. Bunlar geldiler, “Sen TİP’den vazgeç. Hangi partiden istersen o partiden seni milletvekili sectireceğiz” dediler. Yemek getiriyoruz yemiyorlar, çay getiriyoruz içmiyorlar. Böyle tepkililer. “Ben TİP’liyim, TİP’li kalacağım. Başka partilere giremem. Tamam babam Demokrat Partili idi. Ama ben şimdi bu şekilde düşünüyorum.” dedim.          

-TİP’de de kalmadınız. Başka örgülenmelere gittiniz. Sizi böyle bir örgütlenmeye iten başka etkenler de var mıydı? 

-Ben TİP’de ilçe başkanı iken o bölgede devletin kararı var. Kararlı devlet. Göz açtırmayacak. Şimdi nerede bir şey olsa jandarma hemen geliyor bizi götürüyor. Gidiyoruz. “Ne oldu?” diye sorduğumuzda, “Doğanşehir’de bir eylem olmuş. Sizin bilginiz var mı?” diye hiç ilgimiz olmayan şeyler soruluyor. Yahu Doğanşehir’deki eylemi Doğanşehir’liler yapmıştır. Bizim bilgimiz nereden olsun, niye olsun. Biz, Türkiye’yi yönetmiyoruz ki kardeşim. Biz, ilçede ilçe başkanıyız. Nerede bir şeyler olsa bizi götürüyorlar. O bildiriyi yayınladık. O zaman, Vahap Erdoğdu’yu tutuklamışlar. Biz, Vahap Erdoğdu’nun tutuklanmasını kınamak için bildiri yayınladık. Bildirinin altında Süleyman Kırteke’nin, benim, Ali Reşo Erdoğdu’nun, Mehmet Ali Özdoğan’ın, Hacı Tonak’ın, Köse Polat’ın imzaları var. Bildiri tam milliyetçi bir bildiri. Zaten başlığı, “Yüce Türk Milletine” diye başlıyor. Bir de içinde, “‘Mustafa Kemal’in yolu, Atatürk’ün kurtuluş savaşındaki önderliği” diye terimler var. Böyle milliyetçi, şoven kavramlar var alabildiğine. Zaten daha sonra bazı arkadaşlar o bildiriyi bulmuşlar bir yerlerden, şakadan getirmişler, “Yahu biz bunu şimdi senin aleyhine kullanılım mı, bu herif zaten faşist şoven falandı” diye şaka yaptılar. Bizi o ildiriden dolayı tutukladılar. Asker, jandarma geldi topladı bizi götürdüler, Malatya Cezaevi’ne koydular.  Cezaevinde isyan çıktı. İsyanı bizzat idare çıkarttı. Orada kabadayılar vardı.  Saka Şükrü oğlu Hüseyin var, öbürü var, beriki var. Onlar orada görüş günü aileleri ile görüşürken baş gardiyan çıkarttı silah sıktı. Onları tahrik etti. Onlarda, gardiyanlara küfar falan ettiler. Kavga çıktı, dögüş çıktı. Ondan sonra, isyancılar koğuşlarda kapıları, pencereleri kırdılar. Bizim koğuşuda tahrip etmek için geldiler. Biz, 3. koğuşta idik. Sokmadık içeriye onları. Bildiriden yargılananlar ayrı ayrı koğuşlarda idik. Dha sonra bir araya geldik zaten. Gelmeye çalıştık daha doğrusu. Koğuşları tahrip etmeye gelenleri sokmadık içeriye. “Yahu niye kırıyorsunuz? Kırmayın. Camları, pencereleri, kapıları kırıyorsunuz. Yarın burada soğuk olacak. Bunları devlet yapmaz. Burada bulunanların hepsi fukara insanlar. Niye bu zahmeti bize çektiriyorsunuz” falan dedik. İsyanı çıkartanlar, “Sen sözcülüğümüzü yaparsan senin kaldığın koğuşu tahrip etmeyiz” dediler. “Tamam yaparım” dedim. İşte gittim. Vali gelmiş, savcı gelmiş, bölgenin askeri komutanı gelmiş. Çıktım, isyancıların taleplerini, isteklerini onlara anlattım, ilettim. Neyse Vali, “Söyle onlara vurup kırmasınlar etrafı. Kırdırma camları, pencereleri” dedi. “Vali bey. Şimdi bu ortamda bunu yapmayın diye hiç kimse hiç kimseye kefil olamaz. Kimse bunları durduramaz. İnsanlar burada bunalım içindeler. Bunalım içindeki insanları tahrik edici avranışlara giriyorsunuz. Onlar da isyan ediyor. Bana da durdur diyorsunuz. Ben onların bir şeyi değilim ki. Onları nasıl durduracağım?” dedim. Ondan sonra askeri komutan askeri getirdi dizdi oraya. Ben ateş etmezler diye bekliyordum. İnsanlar orada toplandı duruyorlar. Onlara ateş edilir mi? Komutan, “Rahat, hazır ol, nişan al, ateş et” diye emir verdi. Askerler, ateş etmeye başladı. Verdiler merminin gözüne. Yattık yerlere. “Deli” dedim içimden. Kurşuna dizmek gibi birşey.  Koğuşlara kaçtık. Biraz sonra askerler koğuşlara girdiler. Polisler de duvarlara merdiven dayadılar. İsyanı bastırdılar. İlk olarak aşağı beni indirdiler. Yukarıdan koridor oluşturmuşlar. Tekme, tokat, yumruk kim neyle vurabiliyorsa vuruyorlar. Allah’ını seven vuruyor taaa alt kata kadar. Oradada polisler havuz kurmuş, dolaştıra dolaştıra vuruyorlar. Bu dayak faslından sonra bayıldığın zaman alıp götürüyorlar. Neyse, dayak faslı bitti. Biz arkadaşlarla konuştuk. “Yahu biz burada politika yapmak istiyoruz. Burası bizim ülkemiz. Ülkenin siyasi sorunlarına çözüm aramaya çalışıyoruz. Dışarda iken hergün savcılığa, karakola ya da cezaevine götürülüyoruz. Cezaevinde bilerek isyan çıkartıyorlar. İsyanı bize yükleyip işkence ediyorlar. Baskı yapıyorlar. Malatya’da o dönem 1. Şube Müdürü Namdi Bey diye birisi vardı. O, açık olarak, “Oğlum size burada TİP’den politika yaptırmayacağız. Git Adalet Partisi’ne gir, CHP’ye gir. Oralarda yapın politikanızı” diyordu.  “Yahu ben oralarda politika yapmam. Oralada benim istediğim politika yapılmıyor. Benim istediğim politika burda yapılıyor. Ben burada politika yapmak istiyorum” dediğimde, “Burada size politika yaptırmayız” diye harbice söylüyordu. Şimdi, cezaevinde oturup arkadaşlarla konuştuk. “Ya bırakacağız siyaseti. Siyaset yapmayacağız. Ya da onların dediği yerde yapacağız. Bana göre onların dediği yerde politika yapmak alçalmaktır, alçaklıktır. Veyahutta biz de kendi yöntemlerimizi bulacağız. İllegaliteye geçeceğiz. Onların silahı var. Biz de silah alacağız. Çünkü, bunun başka yolu yok. İkisinden birisini yapacaksın. Ya bırakacaksın, ya bırakmayacaksın bunların ulaşmadığı alanlara gideceksin oreada politika yapmaya çalışacaksın.” Ben, bu düşüncelerimi bildiri nedeniyle yargılandığımız zaman mahkemede de söyledim. “Buraya ya bir daha cenazem gelir ya da idam cezasıyla gelirim. Bu kadar oyalanmayısz birbirimizle. Yani bu ülke bizim ülkemizse itiraz ettiğimiz şeyler var bizim. Kabul etmediğimiz şeyler var. Ben, Amerikalıların Türkiye’de üs kurmasına itiraz ediyorum. Kabul etmiyorum. Burası benim ülkem ve ben ülkeme Amerikalıların böyle pervesızca gelmesine karşıyım. Buna karşıda mücadele edeceğim. Eğer bunun yolunu keserseniz ben de başka yöntemler geliştiririm. İllegaliteye geçerim. Size silah çekerim.” dedim. Bizi yargılayan hâkim Hasan bey vardı. O zaman, devlet ile bu kadar aramız açık değildi halkın. TÖS’ün lokaline gelirdi hâkim Hasan bey ve tavla falan oynardı. Biz de gidip ara sıra, “Hasan abi” falan diye sohbet etmeye çalışıyorduk. Ağır Ceza Reisi idi. Soyismini şimdi hatırlamıyorum.  Ben, yukarıda söylediklerini deyince Hasan bey, “Sen yap yap. Madem istiyorsun ben o zaman kendi elimle o cezayı sana veririm” demişti. Bildiri nedeniyle bir süre cezaevinde yattıktan sonra bunları söylediğim gün tahliye olduk. Bizim avukatımız Halit Çelenk’ti zaten. Savunmamızı Halit Çelenk yapmıştı. Tahliye olunca, ilk işimiz , “Ne yapacağız, ne edeceğiz” diye düşünmeye başladık. Cezaevinde iken karar almıştık. Köse Polat da vardı, başkaları da vardı. “Bunlar bize politika yaptırmıyorlar. Çıkınca biz de silahlı artık silahlı mücadaleye başlayalım ve illegaliteye geçelim. Ya böyle yapalım, ya da politikayı barıkalım” dedik. Köse Polat da vadı. Köse Polat da kabullendi bu düşünceyi.  Köse Polat’ı geçende gördüm. Avrupa’ya gitmeden. “Silah alıp dağa çıkacaktım” diyor. Bu düşünceleri konuşup tartıştıkdan sonra Köse Polat’ın bir kaç gün sonra Avruya’ya gittiğini öğrendik. Biz devam ettik tabii Hüseyin İnan’lar ile.    

-1969 milletvekili genel seçimlerinde bağımsız milletvekili adayı olmuştunuz, neden?

-82 gün hapis yattıktan sonra 1969’da biz cezaevinden çıktık. Milletvekili seçimi adayları için ön seçimlere 4 gün kalmıştı. O zaman ön seçimler yapılıyordu. Bizim, Malatya’dan liste başı adayımız Hüseyin Akgün’dü. Liste başına getirebilmek için çok uğraştık. TİPGenel Merkezine giderek durumu Mehmet Ali Aybar ile Yaşar Kemal’e anlattık. TİP Malatya İl Başkanı da Hayrettin Abacı idi. Hayrettin Abacı da milletvekili adayıydı. Biz liste başına geçer geçmez TİP Genel merkezi, Turan Öztoprak’ı merkez kontenajanından Malatya birinci sıraya atadı. Turan Öztoprak’ın karşısına da beni bağımsız aday gösterdiler. Hem aday oldum hem de Turan Öztoprak’ı istifa ettirmek için çok uğraytık. Daha sonra istifa etti. Hüseyin Akgün yeniden birinci aday oldu. Ben de bağımsız milletvekilliği adaylığından istifa ettim.

-TİP içindeki ayrışmalardan kaynaklanıyordu herhalde değil mi?

-O zaman bu MDD’ciler çıkmışlardı. Behice Boran ile Şaban Yıldız gelmişlerdi Malatya TİP İl binasına. Şaban Erik’in boğazında delik vardı, kanser olmuştu. Behice hanım, il binasında konuşurken, “Ne istiyorsunuz, ne yapmak istiyorsunuz?” demişti konuşmasının bir yerinde. Oradan bir gençte, “Bizim ne yaptığımız reformistleri, oportünistleri ilgilendirmez” dedi. Behice Boran, “Oportünist senin babandır” deyince ortalık karıştı. Ben, Behice hanımın önünde durdum. Herkes elinde ne varsa onu fırlatıyor, bilmem ne ediyor. Behice hanımı oradan dışarı çıkarttım. Bana, “Sen bu işin içinde yok musun?” diye sormuştu. “Behice hanım. Ben onlarla aynı görüş içinde değilim ki. Ben MDD’ci de değilim. Ben farklı şeyleri düşünüyorum. Onlarla aynı görüşte değilim ama sizin görüşünüzde de değilim. Sizinle de onlarla da beraber değilim. Biz farklı bir çizgi izliyoruz” demiştim. Kızıyordu bana. “Nedir o çizginiz, söyle bana ne olduğunu?” demişti. Bir keresinde de TİP genel merkez baskını olmuştu. Biz de tesadüfen oradaydık. Samsun’dan gelmişlerdi, biz de Malatya’dan gelmiştik. Bazı sorunları konuşmak için TİP Genel Merkezine gitmiştik. Orada oturuyorduk. Mahir Çayan ve arkadaşları geldiler TİP Genel merkezini bastılar. Sadun Aren’i ellerinden zor kurtardık. Hüseyin Onur vardı. Dev-Genç’in Merkez Yürütmesinden onun elinden sopayı aldım. Savaş Al’ı dövmüşlerdi. Partideki malzemelerin bir kısmını kırdılar, bir kısmını aldı götürdüler. Çocukça şeylerdi onlar. Üstümeze kalmasın, siz de onlarla beraberdiniz demesinler diye hemen Malatya’ya geri döndük. Malatya’da herkesin parti üyeliğini yenilediler. Yeni üye kaydettiler. Beni atmadılar. O zaman bile Akçadağ TİP ilçe başkanıydım. Aranırken bile TİP Akçadağ ilçe başkanı sıfatı ile aranıyordum. Behice Boran ile en son 1982’de Macaristan’da görüştüm. Sol Birlik toplantılarına katılmıştık. Behice Boran’a bir “Filistin kefiyesi” götürmüştüm hediye olarak. Bana hâlâ kızıyordu. “Deli oğlan. Silahını aldın dağa çıktın. Başımıza iş açtın. Az kalsın partiyi kapattıracaktın” demişti. “Beni niye atmadınız partiden” dedim. “Ne bilelim senin silah alıp dağa çıkacağını. Az daha partiyi kapatıyorlardı” dedi. “Az dahası mı var kapatmadılar mı partiyi bir süre sonra” dedim. “Delibozukluk yaptın. Olacak şey mi? Aydın silahını, çektin, çıktın dağa.” dedi. “Tamam. Behice hanım. Ben yanlış yaptım çıktım dağa. Sen niye buradasın. Şimdi niye burada buluştuk. Acaba ben mi erken davrandım, siz mi geç kaldınız. Bunu da tartışalım” dedim. “Artık seninle tartışmayacağım bu konuları” dedi. Behice hanım da illegal. Yurt dışına çıkmış. Aranıyor. Macaristan’da birlikte sol birliği oluşturuyoruz Behice hanımla beraber. Sol birliğin programını yapıyoruz. Bilmem ne yapıyoruz. Orada beni eleştiriyor erken çıktın diye. Behice hanım her şeye rağmen çok iyi bir insandı. Çok saygı duyduğum bir insandı.

-Hüseyin İnan ile ilişkiniz nasıl başladı?

-Malatya’da 1970 yılı Ağustos ayında bir gösteri yapılmıştı. Haşhaş gösterisi. Orada, Ahmet Erdoğan diye bir arkadaş ile tanışmıştım. ODTÜ’de okuyordu. Ahmet Erdoğan, cezaevinden çıktıktan sonra benim yanıma gelmişti. O sırada Hüseyin İnan’lar yakalanmışlardı. Gazeteden okumuştum. Diyarbakır Cezaevi’nde yatıyorlardı. Filistin’den Türkiye’ye geldiklerinde silahla yakalanmışlardı. İsimlerini böylece tanımıştık. Biz, haşhaş gösterisi olmadan önce gittiğimiz köylerde, “Bu düzene karşı kafa tutmayı, ayaklanmayı, isyan etmeyi” savunuyordum.  Yaptığımız sohbette Ahmet Erdoğan, bana, “Biz de bunları savunuyoruz ama bizim arkadaşlar cezaevinde. Bunları arkadaşlarımız cezaevinden çıktıktan sonra birlikte” konuşsak” demişti. Hüseyin İnan ve arkadaşları tahliye olduktan sonra Ahmet Erdoğan, geldi, “Arkadaşlar tahliye oldular. Seninle gelip görüşmek istiyorlar” dedi. Hüseyin İnan ile Yusuf Aslan, daha sonra, bizim köye geldiler. Oturduk 2-3 gün konuştuk, tartışdık. “Ne yapacağız, ne edeceğiz? Siz nasıl düşünüyorsunuz, biz nasıl düşünüyoruz, biz niye öyle düşünüyoruz?” diye. Konuşmalardan, tartışmalardan sonra anlaştık. Onlarda artık ümidi kesmişler. “Bu düzende, bu legal ortamda mücadele olmuyor. Biz de illegaliteyi savunuyoruz. Silahlı mücadeleyi savunuyoruz.” demişlerdi. Hüseyin İnan ile Yusuf Aslan, beni aldı ODTÜ’ye götürdüler. Meşhur 202 nolu odaya gittik. Bu odada kalıyorlardı. 202 nolu odada Deniz Gezmiş ile tanıştım. Deniz ile ilk tanışmam 202 nolu odada oldu. Deniz ile daha sonra bizim köye gittik. İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde okuyordu.  Kaçaktı. Aranıyordu. Ben, Deniz ile daha önce, 1969 yılında, Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde karşılaşmıştım. SBF’de bir forum vardı. Vahap Erdoğdu ile birlikte gitmiştim. SBF’deki forumda Deniz de çıktı Filistin’den getirdiği ve üzerine giydiği askeri elbisesiyle çıktı konuştu. Ben çıldırdım. Çıkmış askeri bir elbiseyle konuşuyor, dolaşıyor.  Vahap Erdoğdu, “Onu eleştirme. Sen onunla çok iyi anlaşacaksın. Ben ikinizi sonra tanıştıracağım” demişti. Vahap Erdoğdu tanıyordu Deniz’i. Sonra tanıştık. Neyse, ODTÜ’ye geldim Deniz ile tanıştım. Daha sonra Deniz ile köye gittik. Köyde kaldık. Deniz ile köyleri gezdik. Kilise köyüne gitik. Hacı Amca diye birisi vardı. Onun evine gittik, oturduk, sohbet ettik. Deniz, sırtını duvara dayadı, ayaklarını evin ortasına doğru uzattı. Rahat ve çok samimi bir adamdı kişilik olarak. Ben, Deniz’e, “yahu topla şu ayaklarını. Köylüler kızar” diye göz ediyorum. O da bana kızarak, “Sana ne” falan diye göz ediyor. Hacı amca, sonra bizi yolcu etti. Bana da, “ Bak. Ben seni akıllı bir adam belliyordum. Böyleleri ile devrim yapacağım diye ortaya çıkma. Bu adam oturmasını bilmiyor, kalkmasını bilmiyor. Sen bununla ne iş yapacaksın. Benim oğlum bile bundan akıllı. Ayrıca, sizin sağır’a gücünüz yetmez” dedi. Sağır dediği İsmet İnönü. Oğlu da işçi olarak sendika temsilciliği yapıyordu Malatya’da. Mensucat fabrikasıydı. Deniz ile böyle bir anım vardır. Ailem çok iyi tanıyodu Deniz’i. Çocuklar tanıyordu, annem tanıyordu. Hüseyin İnan ile Yusuf Aslan, anlaştıktan sonra bir gün köye geldiler. “Biz her şeyi tamamladık. Bir çok kişiyle anlaştık. Bazı eylemler yapacağız. Fakat bize silah lâzım. Silah tedarik etmenin yollarını bakalım” dediler. “Valla, benim yapacağım ne varsa yaparım. Bir tane arabam var, evim var, halılar var. Bazı eşyalar var. Onları satarım. Ne yapabilirsek alırız” dedim. “Tamam. Bunları da yaparız ama önce bizim silah satması için para verdiğimiz bir kişi var. Onları almamız gerekir. Daha sonra eksiğimizi ona göre tamamlarız” dediler. Bunlar, Diyarbakır Cezaevi’nde yatarken Diyarbakır’da silah kaçakçılığı yapan birisi ile tanışıyorlar cezaevinde. Cezaevinde tanıştıkları bu kaçakçıya o zamanın parası ile “27 bin” lira para vermişler. Kaçakçı da bunlara bu para karşılığında silah verecekmiş. Bana bunu anlattılar. Kararlaştırdık. Hüseyin İnan evde kalacak, ben de Yusuf Aslan ile Diyarbakır’a gideceğim, cezaevinde o adamla görüşüp, daha sonra silahları alacağız. Yusuf Aslan ile Diyarbakır’a gittik. Ramazan ayı. Diyarbakır’da ne bir kahvehane açık, ne bir lokanta açık. Her taraf kapalı. Akşama kadar aç kaldık. Akşam gittik bir yerlerden iki üç günlük yemek alarak tedarik yaptık. Çünkü, hem kendimiz için hem de cezaevinde bulunanlar için yemek yaptırdık. Yusuf Aslan, cezaevine gitti, söylenen adam ile görüştü, geldi. Adam, bir yer ve adres istemiş Yusuf’tan. Bizim köye yakın bir benzin istasyonu vardı. Herhangi bir saatte silahları oraya getirsin biz alırız diye oranın adresi verildi. Döndük köye geldik. Bekledik orada. Gelen giden olmadı. Yusuf Aslan ile tekrar kalktık gittik Diyarbakır’a. Hüseyin İnan, evde yalnız. Cezaevindeki adam Yusuf Aslan’a, bu kez açık olarak, “Valla, para da yok, silah da yok. Sıkışmıştım o nedenle ben size yalan söyledim. Özür dilerim. Fakat, namus sözü. Çıkınca size isterseniz para olarak, isterseniz silah olarak öderim’ demiş. Yusuf Aslan, “Bu herifi öldürmek lâzım, şöyle yapmak lâzım, böyle yapmak lâzım” diye köpürerek geldi. “Dur hele. Biraz sakin ol Yusuf. Köye gidip, düşünelim. Başka çareler buluruz” dedim. Neyse döndük geldik köye ve durumu Hüseyin İnan’ a anlattık, “Adam bizi aldatmış. Adam son sözünü söyledi. Para da yok, silah da yok” dedik. “Peki. Senin bildiğin birileri yok mu?” diye sordular. Ben de, Malatya Cezaevinde yatarken Kilis’li bir şoför ile tanışmıştım. Silah kaçakçılığı nedeniyle yatıyordu.  Kendisinin değil birinin suçunu üstlenmiş. Kaçakçılık yapan birinin şoförlüğünü yaparken içeri düşmüş. “Böyle birisi var” dedim. “Silah bulur mu bulamaz mı.” diye konuştuk. “Bulur mu bulamaz mı bilemem. Ama istiyorsanız gidip görebilirim.” dedim. Benim gidip o vatandaşı görmeme karar verildi. Hüseyin İnan ile Yusuf Aslan köyde kaldılar. Gittim o vatandaşı gördüm ve silah sorununu çözerek köye geri döndüm. Eve geldim. Annem çok kızmış. Bizim evde misafire çok saygıladırlar.  Misafire isyan etmezler. İtiraz etmezler. Ötedenberi bir gelenektir bu. Misafirin oturduğu oda ona attir zaten. Öyledir. Ona sadece hizmet verirler. Misafir oturur. Tarihsel bir gelenek. Kalmış öyle.  Biz de devam ettiriyoruz. Ayrıca, o zaman bizim ekonomik durumumuz kötü de değildi. Ölçülerimize göre bir kişiye hizmek etmek, adam gibi davranmak da bizim açımızdan kötü bir gelenekte değil. Bu geleneği o zamanda bozmamıştık. Dönmüş gelmiştim. Annem çok kızmıştı. “Yahu oğlum sen neredesin? Eve bir takım adamları getirip bırakıp sağa sola çekip gidiyorsun. Sen ne yapıyorsun, ne ediyorsun, ne ile uğraşıyorsun?” dedi. “Ne oldu anne, ne kızıyorsun?” dedim. “Bu insanlar bu evde günlerce kalıyor. Kim bunlar neyin nesidir? Oğlum, bizim dostumuz var, düşmanımız var. Elalem her şeyi söyler” dedi. “Anne, elin ne söyleyiceğine sen bakma. Böyle de konuşma. Bunlar  benim yoldaşlarım. Hüseyin’de bizim liderimiz. Bu eve onu getirdiysek sen bununla gurur duymalısın. Ortada kötü bir şey yok” dedim.  “Oğlum, bu şekilde niye düşünüyorsun. Eve misafir getirdiğin için sana kızmadım. Fakat böylelerini nereden bulup lider yapıyorsun.  Sen çok karışık işlerle uğraşıyorsun. Ne yaptığını da bilmiyorum. Bu işlerin sonunun iyi geleceğini de sanmıyorum. Deniz’i getirdin. Ne güzel insan. Fakat getirdiğin bu adam on gündür burada daha birimize bir kelime etmedi. Dili var mı ,yok mu? Konuşuyor mu, konuşmuyor mu? neyin nesi olduğunu anlayamadık. Bir şeyi on kere sorsan ancak cevap veriyor” dedi. Hüseyin İnan çok sessiz, sakin bir insandı. Anneme, “Anne bak. Deniz sunni. Hüseyin alevi. Sence hangisi lider olmalı?” dedim. Annem alevi olduğu için. “Kötü mötü ama yine de Hüseyin olsun oğlum” dedi. Sümesi kötü diye Hüseyin’i eleştiriyordu. Deniz daha konuşkan, daha güleryüzlü bir insan, diyordu. İnsanları seviyor, sayıyor diyordu Deniz için. Hüseyin’in ne yaptığı belli değil diyordu. “Kötü, mötü Hüseyin olsun” dedi. Bunu Hüseyin’e söyledim. “Bak, annem böyle” diyor dedim. “Yahu annen çok haklı. Hakikaten burada  biz halkla ilişkileri bilemiyoruz. Ama ben evimde de böyleyim. Bunu değiştirmemiz lâzım. Konuşmak gerekiyor. Deniz, bunu daha iyi yapıyor bu bakımdan” dedi. Annemin söylediklerini, Deniz’e söylediğimde, Gördünmü, annen adamı tanıyor. Sen tanımıyorsun oğlum. Sen adamdan anlamıyorsun” demişti. Bunun bir süre mavrasını yaptık.

-Sinan Cemgil, köye geldiğinde sizinle buluşacakmış ama olmamış.

-Biz, Sinan Cemgil ile Sultansuyu köprüsünde buluşacaktık. Ben gittim orada bekledim Sinangilleri. Dağdan indim geldim orada bekledim. Onlar geciktiler. Gecikince Sultansuyu harası köprüsünden eve yaya döndüm tekrar. Ben ayrıldıktan sonra motorla gelmiş, benzincide benzinlikte çalışanlara , “Teslim’in evi nerede?” diye sormuş. Benzincide çalışanlar beni tanıyor. O bölgede herkes biliyor bizi. Benzinci, tarif etmiş bizim evi. Sinan eve gelmiş ben yokum. Sinan bunun üzerine ayrılmış evden. Ben daha sonra eve geldim.  “Bir adam motorsikletle geldi seni aradı, yoktun” dediler. “Bir şey söyledi mi?” dedim. “İsmi Sinan’mış” dediler. Evden hemen ayrıldım. Tam ayrılıyorken kapının önünde polis ile jandarma belirdi. Gelen jandarmaların komutanı Yılmaz Erkekoğlu idi.  Ayakkabımın birisi elimde, birisi ayağımda iken eve girdiler. Ev de sağı-solu aradılar, bir şey bulamadılar. Malatya Emniyet Müdürü, “Yılmaz bey. Teslim’i götürelim mi?” diye sordu. “Yok. Götürmeyelim. Çoluk çocuğu var. Bir yere gidemez. O elimizde. İstediğim zaman gelir, alırım onu” dedi. Jandarma ve polis ekipleri gittiler. Onlar çıkar çıkmaz ben Sinan’ı aramaya başladım. Dağdaki mağaraya gittim baktım ki Sinan gelmiş.  Sarıldık, kucaklaştık, öpüştük. Ben, Sinan’ı çok severim.   Sinan ile daha evveldende tanışıyorduk. Sinan’ın evine gitmiştim. Şirin ile evliydi o zaman. Bir çocukları vardı. 9 aylıktı. Beyaz, tombul bir çocuktu. Evlerinde kaldım. Sinan ile birlikte ODTÜ’ye gittik. ODTÜ’de dağa götürmemiz gereken malzemeler vardı. Askeri malzemeler. Sırt çantaları, askeri ayakkabılar, parkalar, giyecek eşyaları  v.s. O malzemeleri benim arabamla götürdüm Malatya’ya. Benim o dönem 1960 model, 8 silindirli Ford marka, uzun burunlu bir kamyonum vardı. Sinan ile ODTÜ’nün arazisine girdik. Kamyona eşya yükleyenlerden birisi Deniz’di. Deniz’le biz şakalaşıyorduk. Boyumuzda yakındı birbirine. Deniz ile biraz boğuştuk, güreş tuttuk orada. ODTÜ’den eşyaları Malatya’ya götürdüğümde benimle birlikte Mustafa Yalçıner gelmişti. Bizim eve boşaltmıştık eşyaları. Evde epeyce kaldı o malzemeler. Dağları, mağaraları dolaştık, tesbit ettik. Haritamız vardı. Dağ hazırlıklarını tamamladıktan sonra evdeki malzemeleri Güvercinlik mağarasına taşıdık.  Sırtımızla taşıdık o eşyaları. Gece götürüyorduk. Ertesi gün gene eve geliyorduk. Gece olunca tekrar eşyaları sırtlayıp götürüyorduk. Akşam çıkıyorduk yola ertesi sabaha karşı mağaraya varıyorduk. 11-12 saat çekiyordu. Bizim ev ovadaydı. Götürdüğümüz yer dağın başıydı. Ören’i ve bir kaç köyü geçiyorduk. Öyle taşıdık eşyaları.

– Dağdaki keşif olayını anlatır mısınız?

-Geldikten sonra Sinan’la dağda kaldık beraber. Daha sonra Nurhak’a kadar gittik. Bir eyleme hazırlanıyorduk. Karahan gediğine yakın yerde bir radar istasyonu vardı. O radarı keşfe gittik. Keşif şöyle: Radar tesislerinde kaç Amerikan askeri var, kaç subay var. Bu subayların rütbeleri nelerdir. Türk askerleri tesislerin neresinde. Biz o zaman Türk askeri ile çatışmaya girmiyorduk. Türk ordusuna karşı sempatimiz vardı. Bizim askerlerin yerini öğrenelim ki onlara zarar-ziyan gelmesin. Eğer kötü bir durum olursa Amerikalılarla çatışacağız. Amerikalı subayların rütbesini öğrenmeye çalıştık. Çünkü bu yüksek rütbeli subaylara karşılık olarak Deniz ve arkadaşlarını isteyecektik. Deniz’ler yakalanmışlardı o zaman. Cezaevindeydiler. Daha yüksek rütbeli subay olursa iyi olur diye düşünmüştük. Gittik bunları öğrendik. Buluşma yerimiz vardı. Ben buluşma yerine gittim, bekledim. Kimse gelmedi o saatte. Buluşma yerine yakın bir ağacın üstüne çıktım geleni-gideni daha iyi göreyim diye. Bir süre sonra baktım birisi geliyor. “Kimsin?” diye sordum. “Benim Mustafa Karadağ” dedi. Mustafa Karadağ o sıra THKP-C’liydi ve o köydendi. Kaçağa düşmüş Mustafa’da. Ağaçtan indim aşağıya. Baktım Mustafa ağlıyor. “Ne oldu?” diye sordum. “Bir kısmını öldürdüler, bir kısmını yakaladılar” dedi. “Kimi?” dedim. “Sinan’ı öldürdüler” dedi. Sinan’ı çok seviyordum. Sinan da ben de evliydik. Onun da çocuğu vardı, benim de çocuğum vardı. Yaşımız birbirine yakındı. Çok olgun birisiydi. Bilinçliydi, bilgiliydi, birikimliydi. Şiir de okuyordu.  Mustafa, “Sinan da vuruldu” deyince çok fena oldum. 

-El-Fetih kamplarına gitmek aklınıza nereden geldi?

-Buluşacağam yere gelmek için jip bulmuşlardı. Tuncer Sümer ile bir arkadaş, Sinan ve arkadaşların buluşma yerine gelebilmesi için bir jip bulmuşlar. Fakat, jipin şoförü nasıl olmuşsa kaçmış bunların yanından, gitmiş Malatya’da askerlere anlatmış durumu. Zaten jipi de benim vasıtamla bulmuşlardı. Şoför beni tanıyor ve “Ben, Teslim Töre’nin vasıtasıyla gittim oraya” diyor. Böylece ben de aranmaya başlandım. Her taraf asker kaynıyordu. Dağda on gün kadar kaldım. Geceleri değil sabaha karşı daha az tehlikeli diye sabahları uyuyordum. Dağda iken bir çobanla karşılaştım. Çok ilginçti bu olay. Çok çetin bir yer buldum dağda. Orada uyudum. Bir sesler geldi kulağıma. Şöyle bir uyandım ki, benim çok sarp bildiğim, buraya kimse gelemez dediğim yere keçiler gelmiş otluyor. Yukarıya doğru baktım ki çoban çömelmiş yere beni izliyor. Kalktım çobanın yanına gittim “Merhaba” dedim. Genç bir çocuk. “Kimlerdensin, bunlar kimin davarları?” diye sordum. “Kilise köyünün davarları. Ben de çobanlık yapıyorum” dedi. “Bizim katırlar vardı. Kaybettim, onları arıyorum. Sen katır falan gördün mü buralarda?” dedim. “Abi, ben seni tanıyorum” dedi. “Nereden tanıyorsun?” dedim. Senin resmini köye getirdi herkese gösterdiler. Askerler 2-3 kere köye geldi seni aradılar. Seni tanıyoruz. Böyle hikayeler söylemene gerek yok” dedi.  “Tamam. Ben Teslim Töre’yim ama beni gördüğünü sakın kimseye söyleme. Beni gördüğünü söylersen senin başın belaya girer. Çünkü, ben zaten biraz sonra kalkıp gideceğim. O zaman sana daha çok baskı yaparlar” dedim. Çocuk ağlamaklı oldu. “Hiç olmazsa sana bir ekmek getireyim. Bir çay yapayım, içireyim öyle git” dedi. “Tamam” dedim. Zaten yanımda yiyecek falan yoktu. Çocuk, torbasındaki ekmeği hemen çıkarttı orada yedik. Kilise köyündendi o çoban. Akşam da köyüne gittim, kaldım. Ayrılırken biraz ekmek aldım yanıma yeniden dağa çıktım. Düşünmeye başladım. “Ne yapacağım tek başına?” dedim.  Arkadaşların bir kısmı öldü, bir kısmı yakalandı, bir kısmı gitti teslim oldu. Bu hareket bitti, dedim burada. Ayrıca, yakınlarım da, “İlla gel teslim ol. Biz bir şeyler yapar seni kurtarırız. Burada tek başına kalıp ne yapacaksın?” diye beni sıkıştırıyorlardı. Çok karalıydım. Teslim olmak benim için mümkün değildi. Aklıma ilk gelen şey mermi almak oldu. Yanımda iki tane 14’lü tabanca vardı. Akrabalarımı Malatya’ya mermi almaya gönderdim. “Bunlar teröristlere verirler” diye akrabalarıma mermi satmamışlar.  Bunun üzerine Filistin’e gitmeye karar verdim. Zaten daha önce Sinan’la bunu konuşmuştuk. Biz, ABD’li subayları kaçırabilirsek onları Filistin’e götürelim diye planlamış, ve öyle düşünmüştük. Fakat kaçıramadık olmadı. Bu sefer ben gideyim diye düşündüm. Bizim tanıdığımız biri vardı. Daha önce toprağına tütün, haşhaş ekerdi.  Sonra kaçakçı olmuştu. Bir arkadaş göndererek onu yanıma çağırdım. Gece bir yerde buluştuk. Kaçakçılara güven olmaz. Adamla buluştuğumuz yerde, “Şu an hareket edip Suriye’ye gideceğiz” dedim. “Tamam” dedi. Mustafa Karadağ, kaçakçı ve ben. Üçümüz yola çıktık. Köyden köye yürüyerek Suriye sınırına kadar yayan gittik. Uğradığımız köylerde kaçakçının tanıdıkları var. Kaçakçıya para da verdik. Urfa’da bir şeyhin evine götürdü bizi. Şeyh bizi sınırdan geçirecek. Mustafa Karadağ hasta numarası yapıyor. Böyle cin çarpmış yarı deliler olmaz mı? Böyle bir hasta numarası yapıyor. Ben Mustafa’nın amcasının oğluyum. Onu şeyhe getirmişim iyilişessin diye. Tedavi ettireceğiz. Şeyhe, “Misafirler geldi. Hastaları var” diye anlatmışlar. Şeyh, bizi yağlı müşteriler gibi gördü ve çok ciddiye aldı. Kuzu kesti yedik. Önce bizi babasının mezarına götürdü. Mezardan birer avuç toprak aldı ve “bunları yiyin iyileşirsiniz” diye yememiz için bize verdi. Mustafa Karadağ aldı toprağa yemeye başladı. Eğilip kulağına, “Oğlum yeme” diyorum ama Mustafa, “Sen karışma bana” diyerek Şeyh inansın diye toprağı yedi. Şeyh sigara veriyor içelim diye, işi iyice deliliğe veren Mustafa onu da yiyor. Şeyh, “Gece hatim” indireceğiz” dedi. Baktım iş uzayacak. Şeyh ile konuştum. “Bu hasta değil. Biz Suriye’liyiz. Buraya eşya getirdik. Eşyalarımızı, malımızı, paramızı, pasaportlarımızı, kimliklerimizi her şeyimizi elimizden aldılar. Suriye’ye geçebilmek için buraya kadar yayan geldik. Sen bize bir iyilik yap, bizi öbür tarafa geçir” dedim. “Hemen jipe binin” dedi. Gündüz vakti. Saat 12.00 falan. Şaşırdık ama jipe bindik. Jipi sürdürdü doğru karakolun önünde durdurdu. Yetkiliye, “Bu adamlar şimdi karşıya geçecek” dedi. Görevli, “Ama şeyhim anarşistler var, nasıl olur?” dedi. “Sen benim misafirlerime nasıl anarşist dersin” dedi. Neyse bizim önümüze düştü. “Benim bastığım yerlere basarak takip edin” dedi. Biz giderken askerin birisi silahını kayaya dayamış işiyordu. Sırtını da silaha dönmüş. Adam gitti silahı aldı. Versin diye yalvarıyor asker. Adam da vermem, diyor, sövüyor askere. Müdahale etmek zorunda kaldım. “Ver silahını. Niye alıyorsun askerin silahını. Bize bir şey diyen yok. Sen deli misin?” dedim aldım silahı verdim askere. Tabii askerde şaşkın. Gündüz vakti. “Nereye gidiyorsunuz?” diyor. Gece gelip gidiyorlar daha çok. Orası yol gibi. Adam bizim önümüze düştü geçirdi bizi karşıya. Karakolun önünden. Gündüz vakti saat 12.00.  Öbür tarafa geçtik.      

-İlk kez mi Suriye’ye gidiyorsun?

-İlk kez geçiyorum sınırı. Acemiyiz de. Mustafa Karadağ ile de şöyle bir kaygımız var: “Ulan bunlar Arap. Hepsi siyah insanlar. Biz iki tane beyaz adam bunların arasında ne yapacağız, nasıl kamuflaj olacağız.” Biz, Arap deyince zenci anlıyorduk. Sonradan anladık ki arap dediklerimiz zenci değillermiş. Sınırdan geçiren adam bizi bir köye götürerek bir eve bıraktı. Gece olunca Suriye askeri köyü bastı. Onlarda gelip yabancı varsa haracını alıp gidiyorlarmış. Suriye askerleri gidene kadar köyün dışında bir harmanda saklandık. Kaldığımız evdeki adama, “Biz, Şam’a, Filistin’lilerin bulunduğu yere gitmek istiyoruz” dedik. “Siz fedai misiniz?” diye sordu adam. Fedai sözcüğünü de ilk kez işitmiştim. “Hee, fedaiyiz” dedik. Suriye parası ile 60 liraya bir araba kiraladık. Adam bizi götürecek. Fırat’a salla karşıya geçiyorlar. Salla bizi karşıya geçirdi ama “Suriye jandarmaları yolu kesmişler. Siz burada kalın ben gidip motorsiklet getireyim” dedi ve bizi bir köyde bıraktı, arabası ile çekti gitti. Yanımıza genç kızlar geldiler. Onlar türkçe, biz arapça bilmiyoruz. Bize bir şeyler söylüyorlar anlamıyoruz. Bize gülüyorlar, üzerimize su atıp şakalaşıyorlar, elbiselerimizi çekiştiriyorlar, dalga geçiyorlar. “Şimdi buranın delikanlıları gelirse başımız belaya girer” diye çekindik. Köyün dışına çıktık. Motor sesini duyunca yola indik. “Needen ayrıldınız köyden” dedi. Biz de, kızların bizelere yaptıklarını anlattık. “Yahu ne korkuyorsunuz. Bunlar arap. Türkiye’deki gibi adam falan öldürmezler böyle şey için. Bekar kızlar. Ne var bunda korkacak” dedi.  Bizi motora bindirdi bir eve götürdü. Ev sahibi, “Bunlar İsrail ajanı” diye başladı. Oradan da kalktık bir taksiye bindik Halep’e gittik. Bir taksiye el kaldırdık durdurduk. “Bizi Şam’a götür” dedik. Tesadüf bir olay. Taksinin şoförü türkçe konuşuyor. “Niye geldiniz?” diye sordu. Anlattık. “Sizin Kilisli bir hemşehriniz var. Otobüs şoförü. Ona götüreyim sizi. O sizi otobüsle Şam’a kadar götürür” dedi. Kilisli dediği otobüs şoförünün yanına götürdü. Kilisli otobüs şoförü, bizi Şam’a kadar götürdü. Şam’da indik. “Şuraya gideceksiniz” dedi. Dediği yere gittik ama yanlış bir büroya gitmişiz. Bir polise sormak zorunda kaldık Filistinlilerin yerlerini. Polis de bizi aldı karakola götürdü. Biraz sonra bir adam geldi. Adam türkçe biliyor. Bizi sorgulamaya başladılar. Biz de anlattık. “Türkiye’den geldik. Devrimciyiz. Ben THKO’luyum. Bize darbe vurdular. Arkadaşlarımızdan bir kısmı öldü, bir kısmı yakalandı. Hayatımız tehlikede olduğu için biz de Filistin kamplarına geldik. Filistinlilerle görüşmek istiyoruz” dedik. “Bu o kadar kolay değil. Ya ajansanız ne olacak?” dedi. “Ne ajanı olabiliriz” dedik. “Türk ajanı da olabilirsiniz, İsrail ajanı da olabilirsiniz. Bizim için ikisi de tehlikeli” dediler. “Biz, İsrail’i daha bilmiyoruz. Türk ajanı da değiliz.” dedik. “Bunu ıspatlamanız gerekir” dediler. “Sizin buraya Türkiye’den gazete geliyor mu” dedim. “Geliyor” dediler. “Türkiye’den gelen gazetelere bakın orada mutlaka benimle ve anlattığım olaylarla ilgili bir haber mutlaka vardır” dedi. Neyse gittiler Hürriyet gazetesini getirdiler. “Mucize adam aranıyor” diye başlık atmış Hürriyet gezetesi. Mustafa Yalçıner’en günlüğünü yayınlamışlar. “İşte bu benim” dedim. Esas kimliğim ile Ziraat Odaları’nın kimliği vardı üzerimde. Onları da gösterdim. “Tamam” dediler ve bizi doğrudan Filistin bürosuna götürdüler. Gittik orada İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde öğrenci olan Filistinli bir çocukla karşılaştık. Türkçeyi çok iyi biliyor. O geldi, “Necisiniz, kimsiniz?” diye sorgulamaya başladı. Gazeteyi yanımızda götürmüştük. “Bak bu benim” dedim. THKO’yu falan biliyordu bizi sorgulayan çocuk. Gitti birileriyle görüştü geldi çocuk. “Tamam. Kabul edildiniz. Yarın siz Ebu Cihad ile görüşeceksiniz.” dedi. Bir iki gün sonra Ebu Cihad ile orada görüştük. Ebu Cihad El-Fetih’in Genelkurmay başkanı ve ikinci adamı idi. İsrailliler, Ebu Cihad’ı Tunus’ta evine özel baskın düzenleyerek öldürdüler sonra. Delik deşik ettiler adamı. Çok değerli bir adamdı. Siyaseti de, diplomasiyi de çok iyi bilirdi.

– İlk gittiğinizde size ayrı bir kamp mı verdiler yoksa varolan kamplardan birisinde mi kaldınız?

-İlk başta EL-Fetih’lilerle bir süre eğitim gördük. Daha sonra bize ayrı kamp verdiler. Kampımız Şam’ın dışında idi. Filistin örgütlerinde Türkler çoktu. Bizim orada THKO adına ayrı bir kampımız vardı. Başka kişiler de geldi. Türkiye’den gelenlerle irtibat kurduk. Türkiye’ye gidip-gelen arkadaşlarımız oluyordu.

-Kimler gelip gidiyordu ve neden gelip gidiyordu?

-Mustafa Karadağ bir kere geldi Türkiye’ye. Türkiye’ye esas gelip giden Suriye’nin kürtlerinden “Nasri” dediğimiz birisiydi. Esas ismi o değil. İstanbul’a kadar, Türkiye’nin her yerine gelip gidiyordu. politik bir yönü yoktu. Köylü. Kaçakçılık yapan birisiydi. O bizi çok seviyordu. Bazan para da veriyorduk. Öyle abartılı değil tabii. “Bugün İstanbul’a gideceksin Nasri”, dediğimizde hemen atlayıp gidiyordu. Çünkü pasaportu da vardı. Zaman pasaportla gidip geliyordu. Sınırdan da kaçak gidip geliyordu. Avni Gökoğlu bir kaç gidip geldi. En son gidişinde; 1973 Mayıs ayında vuruldu. Tuncer Sümer, Türkiye’ye çalışmak için geldi, yakalandı. Alınan karar gereğince geldi. O zaman organizeydik. Artık örgütlü çalışmaya başlamıştık.

-Kimler organize ediyordu bu çalışmaları?

-Mustafa Karadağ, ben ve Avni Gökoğlu vardı. İlk başka bu üç kişiydi yönetici olarak. Mustafa Karadağ THKP-C’li idi ama bizim harekete kaydı ve bizim yoldaşımız oldu. Yakalandı “THKO-2” davası onun üzerine kuruldu zaten. Daha sonra, Hasan Ataol ile Ergun Adaklı geldiler. Ergun Adaklı çok etkindi. Disiplinli, akıllı, okuyan birisiydi. Okuduğunu anlayabilen, tartışabilen bir arkadaşımızdı. O dönem özellikle kollektif yönetimi kabul etmiyorlardı. Özellikle Hasan Ataol kollektif yönetimi kabul etmiyordu. “Burada lider sensin. Sen ne dersen o olur” diyordu. Şeflik sistemini bir anlamda ön plana çıkartıyordu. Ben de bunu kabul etmiyordum. Ayrılmanın temel nedeni de oydu. Ben “Partileşme” üzerine bir broşür yazdım. “Parti neymiş, parti olmaz” dediler ve ayrıldılar. Partiye karşıydılar. “THKO var. Onu yaşatacağız” diyorlardı. Hüseyin İnan’ın cezaevinde yazdığı bir broşür vardı. Hasan Atatol küçük bir deftere onu yazmış sürekli arka cebinde gezdiriyordu. Bu broşür daha sonra “Türkiye Devriminin Yolu” olarak yayınlandı. Biz de, “Bu aşıldı. Bununla yürümez bu işler” diyorduk. Daha sonra ayrıldık.   

-1971’de çıkışınızdan sonra ne zaman Türkiye’ye geldiniz ve ne için gelmiştiniz?

-1971 yılında ilk kez Türkiye’den ayrıldıktan sonra tamamen kalmak için 1973 yılında Türkiye’ye geldim. Fakat, geldim gördüm ki, dergi çıkartmadan, kitap çıkartmadan örgütlenmeye olmayacak. Tekrar döndüm Şam’daki kampa. Bir yazı yazdım. “Mücadele Birlik” diye Şam’da broşür bastırdım. 400 tane sırtlayıp Türkiye’ye geldim ve örgütlenme çalışmalarına devam ettim. 1974’te geldim 12 Eylül 1980’ne kadar da bir daha dönmedim.

-İlk etapta nerelerde örgütlenmeler yaptınız?

-İlk etapta Urfa, Adıyaman, Gaziantep bölgesinde çalışmalar yaptık. Çalıştığımız yerlerde bir tane bile olsa örgütlediğimiz kişiler çıkartıyorduk. Örneğin Urfa’da bir ay bir şeyhin evinde kaldım. Bizi sınırdan geçirten değil bu başka bir şeyhti. Bu şeyh bana, “Allah var mı, yok mu?” diye sordu. “Böyle şeyleri tartışmayalım“ dedim önce. Daha sonra tartıştık, konuştuk. İyi bir adamdı. Namaz kılıyor, oruç tutuyor. Kendine göre bir inancı var ama kendisi gibi düşünmeyen kişilerle de oturup sohbet etmeyi seviyor. Onlara da yardımcı olmak istiyor. Dini alet edipte din adına insanlık düşmanlığı yapanlardan değildi. Farklı bir din adamıydı. Ben de çok saygı gösterirdim ona. Öyle dost olduk ki, “Yahu sizin hatırınız ben de sizin düşündüklerinize inanmaya başlayacağım” dedi. “Hayır. Dininden, inancından vazgeçme. Bizimle dost ol yeter. Biz senden fazlasını istemiyoruz” dedik. Urfa’da şeyhin evinde kalırken çalışmalarımı da yürütüyordum. Adıyaman’la ilişkiler kurdum. Araba ayarladım, silah ayarladım. Silahlı dolaşırdım zaten. Urfa’dan Adıyaman’a geçtim. Adıyaman’a geçtikten sonra çevreyle ilişki kurduk. Eğittiğim kişiler oldu. Artık oralara ben gitmedim. Onları gönderdim. Çıkarttığım broşürleri gönderdim. O broşür üzerine tartışmalar oldu.

-THKO davalarından yargılananlardan bir kısmı 1974 affıyla dışarı çıktı. Onların bu örgütlenmeye ilişkileri oldu mu?

– 1974’te af çıkınca, bizim THKO’lulardan bir kısmı da dışarı çıktı.  Bunların bir kısmıyla 1975’te, “THKO/GMK (Geçici Merkez Komitesi)” adı altında bir yapı oluşturduk. Merkez Komitesi 9 kişiydi. Bu Merkez Komite’de: Atilla Keskin, ben, Ercan Öztürk, Aktan İnce vardı. Aktan İnce, bir süre sonra ayrıldı kendi grubunu kurdu. THKO’lu değildi. Cezaevinde iken THKO’lu olmuştu. Daha sonra “Maoculuk” ortaya çıktı. “Yoldaş” isimli bir dergi çıkartıyorduk. Bir sayısının kapağına “Sovyet Sosyal Emperyalizmi” diye başlık koydular. Ben reddettim. Ayrıştık. 9 kişilik Merkez Komitesi’nin içinde ben tek başımaydım. 8 kişi Maoculuğu savunuyordu. Savunmadığım için ayrıldım ve ayrı bir örgütlenmeye gittim. 1980’e kadar THKO/Mücadele Birlik (MB)’ci olarak kaldık. 1980 Nisan ayının sonlarında Adıyaman’ın Karalar köyünde yaptığımız bir kurutayla da TKEP’i kurduk.

-İlyas Aydın hakkında sizin bildiklerinizi öğrenmek istiyorum.

-“Mahir” kitabında yazdığın gibi birileri Suriye’ye getirmişte Teslim Töre’nin ekibine teslim etmiş diye bir şey yok. Yalan. Öyle bir şey yok kesinlikle. Bize ne böyle bir adam getirildi, ne de öyle birisinden haberimiz oldu. Biz çok sonradan haberdar olduk. Gülten Çayan gelmiş, yanında bir arkadaşla gelmiş. Yabancı isim takmışlar arkadaşına. Öyle gelmişler. İnce, zayıf, uzun boylu birisiydi. Gülten, bir gece bizde kaldı. Pasaportla gelmişlerdi oraya. İkisinin de pasaportu vardı. İlyas Aydın, orada, Demokrattik Cephe ile THKP-C adına ilişki kurmuş. Bize teslim edilmesi diye bir şey söz konusu değil. Demokratik Cephe, yani Naif Havatme ile ilişki kurmuş. Onlara gelmiş. Doğrudan doğruya THKP-C adına ilişki kurmuş. Ona yer yurt vermişler. O da orada kalmış. Orada THKP-C adına konuşuyormuş. Gülten’e nasıl haber verildi, kim haber verdi, biz haliyle bunları bilmiyoruz. Kimden işittiklerini de bilmiyoruz. Geldiler bize. “Biz buraya geldik. Böyle böyle. Bizim örgüte çok zarar vermiş birisi var. Mahir’lerin ölümüne o neden oldu. Kızıldere’yi o planladı. Peşinden geldik” gibi şeyler anlattı. Bizim öyle bir şeyden haberimiz yoktu. Gülten Çayan’dan öğrendik biz bunları. O anlattı. Bizim bilgimiz ve ilgimizde yok. O zaman, THKP-C ile Kızıldere’de bizim arkadaşlar vardı. Cihan Alptekin, Ömer Ayna  vardı. Onlar da şehit oldular. Bizim THKP-C ile ilişkimiz yoktu zaten. Kim var, kim yok. Biz onlar adına, kim ajan, kim değil böyle bir şeyi ne söyleyebiliriz, ne öyle hukukumuzda yok. Öyle bir bilgimizde yok zaten. Geldiler, öyle anlattılar. Biz de, “Buyrun evde kalın” dedik. Bizim evde kaldılar. Bizimle birlikte kaldı Gülten ve arkadaşı. Mahir’in mektubunu çıkarttı gösterdi bana. El yazısıyla yazılmış bir mektup. Gülten’e yazılmış bir mektup. İçeriğinde: İlyas Aydın’ın nasıl bir ajan olduğunu yazıyor. Uzun zaman oldu. Hatırladığım kadarıyla şunlar yazıyordu mektupta: Evin bodrumuna hapsettik. Oradan kaçtı. Koray Doğan’ın ölümünden sorumlu. Bizim başımıza bütün çorapları hep o ördü. Elrom’un kaçırılışını o haber verdi. Elrom’un yerini o söyledi. Mahir mektubunda bunları yazıyordu. Gülten verdi mektubu okuduk. Bizi inandırmaya çalışıyordu ajan olup olmadığı konusunda. Biz de, “Bizi ilgilendirmiyor” dedik. Bizim bu işte bir payımız, bir hissemiz yok ki. O ajan mı değil mi diye hüküm verelim. Sizi ilgilendiren bir şey dedik. Ajansa ne yapacaksınız siz  yapın, ya da değilse siz karar verin, dedik. Mahir’in mektubunu biz de okuduk. Bir gün vicdanımıza soran olursa söyleriz. Mahir’in böyle bir mektubu vardı. Okuduk deriz. Ama öbür tarafı bizi ilgilendirmiyor. Mahir, niye yazdı, nasıl yazdı bilmiyoruz tabii. Gülten ve arkadaşı, en son, “İfadesini aldık” falan dediler. İlyas Aydın’ın ifadesini almışlar. Kâğıtlara, defterlere birşeyler not almışlar. Demokrat Cephe de, “O zaman bizimle ilgilide bir şeyler biliyordur” diyerek  İlyas Aydın’ı daha sonra bunlardan almış.  Ve ondan sonra Demokratik Cephe’den Gülten’e gelmiş demişler ki, “İlyas öldü” demişler. Öldü mü kaldı mı bilmiyorum. Gülten ve arkadaşı, İlyas Aydın’ın ölüsünü gidip görmüşler herhalde. Öyle sanıyorum. Fazla bir bilgimiz yok bunlarla ilgili olarak. O zaman çok farklı örgütlerdik. İllegalite koşulları. Kimse kimsenin işine fazla burnunu sokmaz. Fazla onunla ilgilenmeye kalkarsan hemen bir şüphe doğar, “Neyin nesidir?” diye. Biz, El-Fetih’te kalıyorduk. Onlar, Demokratik Cephe’de kalıyordu. Zaten o zaman Demokratik Cephe ile El-Fetih çok düşman birbirine. Birbirleri ile bir sürü silahlı çatışmaya girmişler. Birbirlerinden adam öldürmüşlerdi. Biz buna rağmen El-Fetih’e söyledik. Dedik, böyle böyle. “Yardımcı olacağız” dedik. El-Fetih hemen balıklama dalmak istedi. “Hemen gidip alalım, getirelim” dediler. “Yok. Bu bizim işimiz değil. O bizi ilgilendirmiyor. Onun sahipleri burada. Herkes nasıl istiyorsa öyle yapar” dedik.

-İlyas Aydın’ın sorgulamasında kimler bulunduğu hakkında Gülten Çayan bir şeyler anlattı mı?

-İlyas Aydın’ın sorgulanmasını kimin yaptığını bilmiyorum. Biz yanlarında değildik. Gülten mi yaptı, yanında ki çocuk mu yaptı. Demokratik Cepheliler mi yaptılar. İşin o yönünü tam bilmiyorum.

-İlyas Aydın’ın ifadesini teyp bandına almışlar. Bundan bilginiz var mı?

-Bantlar vardı. Hasan Ataol anlatmış sana. Öyle bozuk bazı sesler vardı. Ben zaten dinlemedim fazla. Sesler çıkıyor anlaşılmaz sesler. Temiz alamamışlar ya da niye öyle almışlar. Bantı ben de dinledim ama bir şey anlıyamadım, bıraktım. Beni ilgilendirmiyordu daha doğrusu. Banta neyi sorduklarıda belli değildi.

-Mahir’in mektubunu size neden okuttu?

-Ben olaya uzak baktığım için Gülten beni ikna etmeye çalışıyordu. Mahir’in mektubunu verdi okumam için. Mahir’in yazısını da tanımıyorum. Başka birinin mektubuda olsa tanımam. Ama, Mahir’in altında imzası vardı. İsmini yazmış. Gülten’in bana yalan söylemesi için bir neden de yok. Sonra ikna olup olmamamda önemli değildi benim açımdan. İlgim yok. Onun için gösterdi, anlattı. Böyle yazmış, şurada şöyle yapmış. Mahir’lerden söz ederken “Onları geberttik” demiş.  “Kızıldere’de onların işini bitirdik” demiş. Böyle düşmanca laflar etmiş.

-Ne kadar kaldı Gülten ve arkadaşı?

-Böyle ufak bir süre kaldılar ve gittiler Gülten ve arkadaşı. Onların ordu ile ilişkileri çoktu. Orhan Savaşçı aracılığıyla gelmiş örgüte. Orhan da Gülten’in ağabeyisi. Niye bu olay bu kadar önemseniyor bilmiyorum ayrıca. Çok önemsendi, çok üzerinde duruldu.

-Nasıl yani?

-Oğuzhan Müttüoğlu ÖDP’nin kurultayında bana, “Yahu Teslim seninle biraz konuşalım bu konuyu” dedi. “Konuşalım” dedim. Anlattım ben. Oğuzhan, şimdi de bunun üzerinde duruyorlar. Ajan olup olmadığı konusunda fazla bilgim yoktur. Mahir, beni İlyas ile görevlendirmişti. Onunla ilgileniyordum” dedi.  Oğuzhan da emin değildi. “Yahu Mahir bana İlyas’ın ajan olduğunu hiç söylemedi. Ama sonra böyle şeyler söylemiş. Ben de yakalandım cezaevine düştüm. Orada öğrendim. Ben de anlıyamadım” dedi. Nedim Şahhüseyinoğlu da ÖDP’nin kurultayındaydı.

-İlyas Aydın ile daha çok kim ilgileniyordu ?

-İlyas Aydın ile daha çok Gülten ilgileniyordu. Mahir kitabında bizimle ilgili olarak anlatılanlar yanlış. İlyas Aydın’ı bize kimse getirmedi. Biz, o geldiği zaman zaten kendi kampımız vardı bizim. 48 numaralı kamptaydık. Bizim kendi kampımız. Komutanı da bizdendi, yöneticisi de bizdendi. Nöbetini de biz tutuyorduk. Biz, Filistinlilerden ayrı bir kampta kalıyorduk. Fakat bizim ilişkilerimiz El-Fetih’leydi.

-Bulunduğunuz bölge neresiydi?

-Biz, Şam ile İsrail’e doğru giden Lübnan sınırına yakın bir yerdeydik. Derenin içindeydi kampımız. Demokratik Cepheliler şehrin içindeydiler, Şam’daydılar. İlyas Aydın, onların dediğine göre, İlyas Aydın’ı koruyorlarmış. “Demokrat Cephe olarak büyük bir devrimci ile tanıştık, büyük bir devrimci geldi bize” diye bunlar, El-Fetih’e büyüklük taslıyorlarmış. “Bakın biz Türkiye’nin daha iyi devrimcisi ile ilişki kurduk” gibisinden. Sonradan Demokrat Cepheliler söylediler. “Bak iyi devrimci falan diye ajan getiriyorlar buraya, ajan sokuyorlar buraya” diye Demokrat Cephelileri eleştiriyordu El-Fetih’liler. Biz, Şam’ın dışındaydık. Demokrat Cepheliler Şam’da kalıyorlardı. Askeri kamplara gidecek adam değildi. THKP-C’nin temsilcisi diye özel muamele yapmışlardı.

-Başka THKP-C’li var mıydı?

-Başka THKP-C’li olarak orada kimse yoktu. O geldi. O gitmiş, “Ben THKP-C’denim” diye. Demokrat Cephe ile ilişki kurmuş. Onlarla kalmış.

-İlyas Aydın’ın daha önceden Malatya’da görev yaptığını söylüyorlar.

– Vallaha bilmiyorum. Malatya’da ne görevi yapmış ki? 1971’de Malatya’dan ayrıldım. Bizim orada asker olarak, o da bizi sık sık gözaltına alıp götürdükleri için tanıştığımız, tanıdığımız Yılmaz Erkekoğlu vardı.

-Malatya’dan Filistin’e nasıl gelmiş.

-Çeto falan doğru. Onlar götürmüşler.  “Çeto” dedikleri Mehmet Emin Ağdaş. Mahmut Karabağ’ı bilmiyorum. Mehmet Emin Ağbaş (Çeto), İlyas Aydın’ı Filistin’e getirmiş olabilir. Çükü, Çeto ile daha sonra bir sürü sorun çıktı. Bu işlerin içinde olduğu ortaya çıktı. Daha doğrusu polis ile işbirliği içinde olduğu söylendi. Bir ara devrimciler onun peşine düşmüştü onu cezalandırmak için.  TİKKO’lular mı neydi. Tam olarak bilmiyorum ama birileri düşmüşlerdi peşine. Öldü ama Allah’ın emriyle. Tam da bilmiyorum. Öldü mü sağ mı.

-Başka ajan olarak suçlanan kişiler oldu  mu?

-Semih Dinç diye birisinden söz ettiler. Orada tutuklu dediler. Filistinliler onu tutuklamış dediler. 7 ay mı, 8 ay mı öyle bir tutuklu kalmış. Sorgulamışlar. Duyduk sadece. Ama nerede tutukluydu, kim sorguladı bilemedik. Onu da tanımıyoruz çünkü. Hangi örgütten olduğunu da bilmiyoruz. Şimdi esasında, orada, Filistin’de olabildiğince, o dönemde, o süreçte THKO süreci içinde, Türkiye’deki örgütlerden uzak duruyorduk. Daha yeni girmişiz mücadelenin içerisine. İllegalitenin içerisine. Kimseyi tanımıyoruz. Kimisi ajan çıkıyor, kimisi başka bir şey çıkıyor. Bizim daha bir istihbarat ağımız bile yok bu konuda. Onun için herkesten uzak duruyorduk ne olur, ne olmaz diye. En sonunda bize öyle bir şey bulaşmadı.

-Mahir ile Hasan Ataol, Kızıldere olayı olmadan önce Malatya’da buluşacaklarmış. Daha sonra Kemalettin Eken olayı oluyor ve Filistin4e geliyor. Mahir ile Hasan Ataol’un Malatya’da buluşması hakkında herhangi bir bilginiz var mı?

-Bu konuda herhangi bir bilgim yok. Banada öyle bir şey anlatmadı. Ya da anlattıysa da aklımda yok. Bilmiyorum. Beni ilgilendirmiyor. Denizleri kurtarmak için biz Kemalettin Eken olayını kotarmaya çalışıyorduk. Kemalettin Eken olayı da gördüğün, bildiğin gibi oldu. Sağlıklı bir şekilde de sonuçlanmadı. Daha sonra Ergun Adaklı ve Hasan Ataol Filistin’e geldiler.

-Gülten Çayan’ın Suriye’ye hangi dönemde geldi. Yaklaşık olarak bilgi verebilir misiniz?

-Hasan Ataol, “ben bu bantı dinledim” dediğine göre oradaymış demek ki. Onun geldiği zamana denk geliyor. 1973 olabilir.

-THKO ile THKP-C’nin birleşmesi konusunda o dönem görüşmeler oldu mu?

– Hayır. Hiç olmadı. Kızıldere eylemi olduğu zaman bize şu bilgi geldi: Kızıldere eyleminden önce Ömer Ayna ile Cihan Alptekin’in yurt dışına çıkartılması düşüncesi vardı. Ayrıca, gelirse Mahir’leri de götürecektik. Yani böyle bir bilgi. Ben o bilgi üzerine sınıra geldim. Türkiye sınırına geldim. Bu bilgi kendi ilişki ağlarımızla geldi. THKO’nun ilişkileri aracılığıyla geldi. Biz örgütlemiştik. Türkiye’ye adam göndermiştik ilişki kurmak için. Biz böyle bir ilişki ağı kurmuştuk artık Türkiye ile. O ilişki ağı içerisinde bize bilgisi geldi: Böyle bir eylem konacak. Yani, Kızıldere bölgesi gibi detay yok. Eylem konacak.  Bu eylemde, THKO ile THKP-C beraber koyuyorlar eylemi. Bu eylemden sonra da, Ömer Ayna ile Cihan Alptekin, yurt dışına çıkmak istiyorlar. O arada, eğer Mahir’ler gelirlerse, ya da kimler gelirse onlarla beraber götüreceğiz diye bir bilgi geldi. Biz onun ilişki ağını kurduk, oluşturduk. Malatya’da ilişkilerimiz vardı. Biz, onlara haber verdik. Onlar, harekete geçtiler. Bir takım görüşme yerleri belirlendi. Ben, Türkiye sınırına gittim. Ben o sınır köylerinde kalacaktım. Gerekirse ben de geçecektim Türkiye’ye. Ve onları Türkiye’den Suriye tarafına geçirecektik.

-Hasan Ataol, “Ben Mahir’i Malatya’da bekledim” dediği olayla bir ilgisi var mı sizin bu anlattıklarınızın?

-Bilmiyorum. Belki de olabilir. O zaman onunla ilgiliyse olabilir. Çünkü, biz Malatya’dan gidecektik. Biz daha çok orada örgütlüydük. Malatya’da. Şimdi, ben sınıra gelirken Mümbüş’te El-Fetih’in bürosunda El-Fetih’in bürosunda Ersen Olgaç ile karşılaştım. Ben daha öğrenmemiştim Kızıldere olayını. Ersen Olgaç ile hal hatır sorduk, konuştuk. “Sen daha duymadın mı?” dedi. Başladı Mahir Çayan’a küfretmeye. Mahir’e çok ağır küfürler etti. Ben, “Küfür etme, adam gibi ol. Ne oldu?” dedim. “Hepsini öldürdüler Kızıldere’de. Sen bilmiyor musun?” dedi. Radyoyu açtık. Haberleri dinledik. O zaman anlattım Ersen Olgaç’a. “Ben onları almak için sınıra gidiyordum. Bu konuda organizasyon yapmıştık. Biz, onları alacaktık. Bu tarafa getirecektik. Ama öyle olmuş. Yetişemedik. Fakat biz devam edeceğiz” dedim. Neyse, daha sonra Ersen Olgaç ile görüştük mü görüşmedik mi hatırlamıyorum ama,  “Mahir’e, devrimci insanlara sövüyorsun. Bırakmışsın mücadeleyi. Sen burada bir şeyler geveliyorsun. Bu terbiyesizliktir. Seninle bir daha görüşmek istemiyorum” gibi şeyler söyledim. Kızdım ve bir dahada onunla ilişkimiz olmadı.

-Uzun yıllar politik göçmen gibi yaşadınız. Türkiye’de ve yurt dışında.

-23 yıl kaçak gezdim ve yaşadım. 23 yılın 12 yılını Türkiye’de yaşadım. 11 yılını dışarda yaşadım. Türkiye’de çok ilişkimiz vardı. Birisi benim doğal ilişkilerimdi. Bulunduğum bölge, yaşadığım bölge, köy ve akraba çevrelerim. Bana iyi bakan çevrelerdi. İlişkilerimiz iyi olan insanlardı. Halkla politika yapmayı iyi beceriyorduk o dönemde. Daha yakındık. Daha yakın şeyler söylüyorduk. Aynı dili kullanabiliyorduk. Bu, büyük bir kamuflaj sağlıyordu bizim için. Herkes bakıyordu bize. Kimim evine gitsek misafir ediyordu. Toplum o zaman böyle değildi. Yadsımıyordu kimseyi. Mesela, bir aramada ben birisinin evine girdim. Kesmişler yolu, arıyorlar. Birisinin evine girdim. Adam kapıyı açar açmaz içeriye girdim. “Ne oldu?” dedi. “Bakın aranıyorum. Üzerimde silahta var. Gidersem ye onlar beni öldürecek, ya da ben onları öldüreceğim. Ya da yakalıyacaklar beni” dedim. “Yakalarsalar ne yaparlar” dedi. “Asarlar” dedim. “Peki seni evde saklarsam bana ne ceza verirler. Bana ne ceza verirler” dedi. O zaman 5 yıldı yardım yataklık. “Sana 5 sene ceza verirler” dedim. “Gel anasını satayım. Senin için 5 sene yatarım” dedi. beni aldı içeriye. Çay yaptı, içtik. Toplum böyleydi. Tabii daha sonra toplum içinde örgütlenince de İstanbul’da evlerimiz oldu. 1978’in sonunda İstanbul’a geldiğim zaman 30 tane evimiz vardı. Benim gidip kalabileceğim profesyonel 30 tane örgüt evi vardı. Bunların bir kısmı partili yoldaşımız, örgütlü. bir kısmı da “anahtar”. Yani seven insanlar. Çok saygın ilişkilerimiz vardı o dönemde. Onun için çok rahat kalabiliyorduk İstanbul’da ve bazı yerlerde. Bir süre silahlı külahlı dolaştık. İllegalitenin yurt içi bölümü benim için iyiydi. Ama yurt dışı bölümü cezaevinden daha kötüydü. Çok rahat yaşadığımız halde Filistin’de. Filistin’de bize çok saygı gösterirlerdi.

-Filistin’de daha çok hangi grupla ilişkiniz oldu?

 -Her zaman El-Fetih ile ilişkimiz oldu. Hiç değiştirmedik. Arafat ile ilişkimiz öyle sürdü. En çok da onlarla tartışıyorduk. Örneğin benim orada yazdığım bir makaleyi Arafat’ın örgütü götürdü bütün kamplara astı. “Bunu öldürün” der gibi. “Bakın burada Türkiyeli bir komünist var. Böyle yazıyor. Filistin halkı ile İsrail halkının ortak mücadelesini savunuyor.” Beni çağırdılar 3 gün tartışdık. Zorluyorlardı. Bana, “İsrail halkı diye bir halk yoktur” diyorlardı. “Bunların hepsi siyonist. Bunların hepsi ölümcül. Bunların hepsini öldürmek lâzım. Bunların hepsini denize dökeceğiz” diyorlardı. Ben de, “Arkadaş, ben komünistim. Böyle adam öldürmeye onay vermem, kabul etmem. Bir de yapamazsınız ki. Gücünüz yetmez ayrıca. Biz halkların birliğinden yanayız. Onlar en doğru çözümü getirir” diyordum. Bir sürü tartışma oldu aramızda. Ama demokratik bir anlayışları da vardı. “Öyle düşünüyorsan düşün. Bizim burada da kal böyle” gibi anlayışları vardı. Bu olay 1983 olmuştu yanılmıyorsam. Bu konuda çok tartışmalar geçti aramızda. Arafat’ın politikalarına karşı tutum aldık. Ama yine de “Yoldaş” diyorlardı. İlişkilerini sürdürüyorlardı. “Çekin gidin” demiyorlar, destek veriyorlardı.

-Ne zamandan beri silahla haşır-neşir olmaya başladınız?

-Çocukluğumdan beri silahım vardı. Evde tüfek vardı. Onun ötesinde babamın bana aldığı tabancam vardı. Erkek çocuk silahsız olmaz Türk toplumunda. Ailesinin gücü yetiyorsa iyi-kötü bir silah alır. İlk başta silah alınır. Öyle bir gelenek vardı. Silaha yabancı değildik hiç bir zaman. Her zaman vardı.

-Hamit Yakup hakkında bilginiz var mı?

-Biz onunla yurt dışında tanıştık. Biz gittiğimizde bizden önce gitmiş oraya. Bir Filistin kampında eğitmendi. Kamp komutanı olmuştu. Filistinli arkadaşlar bir gün bize geldiler, “Burada böyle bir arkadaşınız var. Oda THKO’lu imiş. Ama o olaylar başlayınca kaçmış buraya gelmiş. Şimdi burada. Sizinle görüşmek istiyor. Görüşmek ister misiniz?” dediler. Bizim Filistinlilerle yaptığımız ilk anlaşma, pazarlık şuydu: “Bizi hiç kimseyle tanıştırmayacaksınız. Bizim nerede olduğumuzu hiç kimseye söylemiyeceksiniz. Bize sormadan kimseyi bulunduğumuz kampa getirmeyeceksiniz” şeklindeydi. Konuştuğumuz komutanda herkese tembih etmişti böyle. Onun için ilk önce geldi bize sordular böyle. Yakup Hamid daha sonra geldi. “Kimsin, nesin?” diye sorduk. Bizim kampa gelince soru sormak bize düşüyor. Anlattı. “Ben Hamid Yakub’um. Denizlerin arkadaşıyım. Diyarbakır’da Hüseyin ile beraber yattık. Hüseyinler ile daha önce Filistin’e gelmiştik. Burada askeri eğitim gördük. Geri döndüğümüzde yakalandık. Diyarbakır Cezaevinde yattık. Daha sonra ben tekrar Filistin’e döndüm. Beni Filistinlilere sorun, öğrenin” dedi. Sorduk, öğrendik. “Tamam seni sorduk öğrendik, anladık. Bizden ne istiyorsun?” diye sorduk. “Size katılmak istiyorum” dedi. “Peki” dedik Hamit Yakub’u da kendimize kattık. Bu arada biz tartışıyoruz. Yenilgi almışız. İdeolojik arayış içerisindeyiz. Politik bakımdan arayış içerisindeyiz. Örgütlenme bakımından arayış içerisindeyiz. Bir sürü kayıp vermişiz. Bunun yanlışı neredeydi, doğrusu neredeydi diye böyle tartışmalara içerisindeyiz. Bu arada daha çok Marksizme yönelmiş, Marksizmi tartışıyoruz. Öğrenmeye çalışıyoruz. Şimdi, Filistin’e gittik silahlı eğitim gördük. Ama kaldığımız yerde bizde olan silahların bir kaç katı kitabımız vardı. Katır yükleriyle kitap taşıdık Türkiye’den Suriye’ye. Kapital’in bütün ciltlerini götürdük. Öğrenme faaliyetine başlattık. Kamplarda silahla bir yara bırakılmış eğitim yapmaya başlamıştık. Bu nedenle zaten bizi eleştirmeye başladılar: “Siz böyle yaparsınız hiç bir halk edemezsiniz” diye. Herkes kitap okuyordu. İdeolojik tartışmalar yapılıyor, seminerler veriliyordu. Yeni yeni şeyler tartışılıyordu. Böyle müthiş bir öğrenme süreci başlamıştı kampta. Hamit Yakub geldi bunları görünce , “Yahu nereden çıkatttınız marksizmi. Marksizm neymiş” dedi. Hamid Yakub, “Alevilik, şiilik varken. Şiiliği öğrenmek anlamak varken nereden çıktı bu marksizm. Ben böyle bir şeyi kabul etmiyorum” dedi. “Marks’ı, Marksizmi kabul etmiyorsan gidebilirsin” dedik. Hamit Yakub da, “Zaten ben de gitmek için söylemiştim” dedi ve çıktı gitti aramızdan. Bir daha görüşmedik. Bir ara İngiltereye gitmiş, orada bayan bir doktorla evlenmiş dediler. İngiltere’den tekrar döndü Filistin’e geldi. Oralarda dolaşıyordu. Sonra bilmiyorum ne oldu. İran’ın şiilerindendi. Humeyni’nin adamıydı. Biz orada kampta eğitim görürken Humeynicilerde vardı, eğitim görüyorlardı Filistin kamplarında. Başlarını sarıyorlardı. Sadece gözleri gözüküyordu. Bir çoğu açlık grevindeydi. “Şah’ı devireceğiz” diye açlık grevi yapıyorlardı. Sadece çay içiyorlardı ara sıra. Böyle tuhaf halleri vardı. Onun için en kısa sürede onlardan ayrıldık. Kendimize başka bir kamp bulduk, oraya taşındık. Daha sonra İnran’ın Halkın Fedaileri ile tanıştık. Esas İran devrimini onlar yaptılar. Halkın Fedaileri özellikle Şah’ın sarayını bekleyen özen yetiştirilmiş askerleri savaşarak dağıttılar silahlı çatışmalarla. Ama daha sonra halk, toplumun dokusu gerici olduğu için, gerici bir dokuya sahip olduğu için devrimi onlar yaptı ama Humiyne gibi çağ dışı kafalar devrime el koydular.

-Bulunduğunuz kampta İsrail’in dışında başka ülkelerden baskı oluyor muydu?

-Suriye’nin şöyle dolaylı bir baskısı vardı: Suriye Filistinlileri denetlerken bizi de denetlemeye çalışıyorlardı. İlk dönemlerde önemli bir sorun yoktu. Öylesi denetlemeyi herkes doğal olarak yapar. Kendi ülkesinin sınırları içindesin. Ama kapıların önünde onlardan ayrı şeyler kurmaya başlayınca, kulubeler kurmaya başlayınca, örneğin bir El-Fetih kulubesi var. Bir de onun yanına Suriye’de bir tane daha koyuyor. “Muhaberat” gelene gidene kimlik sormuyor ama geleni-gideni gözetliyordu. Kim olduğunu öğreniyor. Filistinlilerden öğreniyor. Suriye buna başlar başlamaz biz kampları terkettik Hayem’e taşındık. Filistinlilerin mahallesine.

-1971’den sonra Filistin kamplarına gidenler çoğalıyor. Sorun oldu mu?

-Filistin kamplarına giden hiç kimse açıkta kalmıyordu. Gelenler ya Demokratik Cephe’ye, ya El-Fetih’e ya da başka bir örgüte gidiyordu. Bir sürü Filistinli örgüt vardı orada. Herkesde onunla övünüyordu. “Benim dış ilişkim var” diye. Türkiye önemliydi onlar için. İlk dönemlerde, özellikle Filistinlilerin az politik bilince sahip kadınları benzer düzeydekiler, “Türkler geldiyse bunlar bizi kurtarır” diye düşünüyorlardı. Evlerinde hâlâ, Abdülhamid”in resimleri asılıydı. İngilizler, Filistin’i sat diye para vermişler fakat Abdülhamid satmamış diye çok seviyorlardı. Abdülhamid, “Toprak namustur satılmaz” demiş. Osmanlı İmparatorluğu yıkıldıktan sonra Ürdünlüler o toprakları rahatlıkla İsraillilere satmışlar. Bu nedenle Türkleri çok seviyorlardı. Bize sadece Atatürk nedeniyle kızıyorlardı. “Bir adam geldi yerle yeksan etti” diye. Cumhuriyetin kuruluşuna kızıyorlardı. “Biz, islam birliği olarak kalacaktık. Yahudi bize tesir edemeyecekti” diyorlardı.

-Filistin örgütlerinde İsrail’e yönelik tepkiler nasıl?

-Siyonizm düşmanlığı hepsinde var. Ama yahudi halkına Filistin Komünist Partisi düşman değildi. Halk olarak düşman değildi. Mesela benim yazımı Filistin Komünist Partisi, “Doğrudur” diye savunuyordu.  En eski örgüt Filistin Komünist Partisi idi. Demokrat Cephe ile Halk Cephesi, “İsrail halkı” diyordu. El-Fetih’in programında vardı. Sonra onu FKÖ’nün programı yaptılar. “Bütün yahudilerin denize dökülmesini“ programa koymuşlar.

– Elrom’un öldürülmesine tepkileri ne olmuştu?

-Elrom’un öldürülmesine çok olumlu bakıyorlardı. Zaten, İlyas Aydın’ı gider gitmez bağırlarına bastılar. “Sen Elrom’u öldüren adamsın” dediler. Zaten Demokrat Cephe, orada herkese hava attı. “Elrom’u öldüren adam bize geldi. Komutan. Türk ordusunda komutan” diye. En kısa zamanda o çevrede yayıldı. Bir de Mahir, “Elrom’u İlyas Aydın öldürdü” demişti. Bu da yayılınca.

-İsrail’in Filistin kamplarına yönelik saldırıları olduğunu biliyoruz. Bunlardan biri 1973 yılında olmuştu. Buna benzer olaylarla siz hiç karşılaştınız mı?

-1972-1973’te biz o zaman kampta kalıyorduk. Filistin’de El-Fetihh’in kampında kalıyorduk. Saldırı olacağı gün bizi izne çıkarttılar. Şam’a izin kağıdı verdiler elimize. Gezmek, Şam’ı tanımak için götürdüler bizi. Daha sonra döndük. Tam kampa yakın bir yerde iken öğleden sonraydı. Karanlık çökmek üzereydi. İsrail uçakları bizim kampı bombaladılar. Bombalama olayı yarım saatten fazla sürdü. Bir kaç uçak filosu geldi bombaladı gitti. Bizim kampımız bir tepenin üzerindeydi. O tepeyi olduğu gibi Lübnan’ın yoluna yığdılar.  Toprak kaydı. Deprem gibi oldu. 63 kişi öldü orada o zaman. Biz de kıl payı kurtulmuştuk. Bu olaydan sonra çok sıkı tedbir aldık. Kamplarda daha az bulunduk. Daha çok mahallelerde kalmaya başladık. Bahçe gibi yerlerde kaldık. Kamplara gittiğimiz zaman Filistinlilerden ayrı yerlerde kaldık. Bu önlemler nedeniyle biz de zayiat çok az oldu. Yalnız, İsrail, 1982’de Lübnan’a saldırdığı zaman 2 yoldaşımız şehit oldu o zaman. Onlar Arnon Kalesinde idiler. İki tane ismi var o kalenin. Orada şehit oldular İsrail uçaklarının yaptı bombardıman sonucu. Birisi Mustafa Çetiner (Çolak Mustafa) idi. Diğeri de İmam Ateş idi. Saim Çelen (Teğmen Ali) de 1986’daki İsrail saldırılarında Bekaa Vadisinde öldü. Saim Çelen orada Filistinlilerin kamp komutanıydı. Türklerden kimse yoktu.Bayramdan önce izine geldi Türkiye’ye. Eve gelmişti. Durduramadık. “Ben gitmeliyim. Oradaki Filistinlilerde ailelerini görsünler. Bayramda ailelerini ziyaret etsinler” dedi ve geri döndü. Gitti o sabaha karşı da kamp bombalamışlardı. Orada şehit oldu. 3 tane yoldaşımız öldü. 6 kişide esir düştü İsrail’e. Bir seneye yakın tutuklu kaldılar. Oğlum Hasan Töre’de o savaşta vardı.

-Suriye’de hiç gözaltına alındınız mı?

-Suriye’de bir kez gözaltına alındım. 1970’li yıllardaydı. 1985’de kurultay yaptık Suriye’de. Geldi hepimizi esir aldılar. Kurultaya katılanların hepsini gözaltına aldılar “Derhal burayı terkedin” dediler bize. Suriye’de kurultay yaptırmadılar bize.

-Türk devletinin baskısı nedeniyle mi?

-Yooo hayır. Suriye oldum bittim sevmedi bizim hareketi.  Biz Suriye ile hiç bir zaman yakın olmadık. Suriye her gidene her yakalanana ajanlık teklif ediyordu. Bir keresinde bizim hareketten bir arkadaşı yakalamışlar. Ona da teklif etmişler. Ben, o arkadaşı almak için gittim. Neyse getirdiler arkadaşı. Arkadaş, bana “böyle böyle dediler” dedi. Suriyeliler, “Bize karşı koyuyor, şöyle yapıyor. Burası bizim ülkemiz. Bazılarını sorgulama hakkımız var. Belki kiminiz MİT ajanı, belki kiminiz İsrail ajanı olursunuz. Nereden bileceğiz? ” gibi şeyler söylediler. Ben, “Bakın arkadaşa ajanlık teklif etmişsiniz. Biz, ajanlığın her türlüsüne karşıyız. Bize göre bu dünyayı bu kadar kötüleştiren ajanlardır, ajan örgütleridir. Sizinki de dahil buna. Eğer ajanlık yapsaydık gider Süleyman Demirel’e yaparız. Size yapmayız.   Biz bu tür ilişkilere girmeyiz. Böyle şeylerle uğraşmayın. Olmaz bunlar. Bir daha böyle olaylar yapmayın” dedim. Türkiye’de yakalandığımda MİT’de bunu sordular. “Niye Demirel?” diye söyledin. “Dünyada en sevmediğim adam Süleyman Demirel olduğu için onu örnek verdim.” dedim. Onun için Suriyelilerin verdiği hüviyeti de taşımadık biz. Kimlikte veriyorlardı. Biz, Filistin kimliğini aldık taşıdık. Fakat Filistin kimliği de olsa tutukluyor seni. Filistin kimliğinin de geçerliliği yoktu. Sen kimsin, nesin diye tutup sorguluyor. Canı sıkıldığında yapıyor bunu. Bu vesileyle sorgulanıyorduk sık sık. Gözaltına alınıyorduk. Ama, Suriye devleti ile hiç bir zaman ilişkilerimiz olmadı bizim. Hep Filistinlilerle kaldık.

-MİT’de sorgulanırken Süleyman Demirel hakkında söyledikleriniz ortaya çıkmış, başka ilginç şeylerde ortaya çıktı mı?

-MİT’de daha çok benim yazdığım mektuplar vardı. Bizim ÖDİP vardı. Orta Doğu Komitesi vardı. Bizim diplomatik faaliyetlerimizi sürdüren. Ben ona mektuplar yazıyordum. El yazımla yazıyordum. Bazan daktilo ile yazıp gönderiyordum. Ben yakalanınca örgütün bütün arşivide ellerine geçti. Bizim partinin Merkez Komitesi tümden yakalandı. Merkezin arşivide yakalandı. Bunların hepsi arşivde vardı. Bunları MİT’in elinde görünce yapacak bir şey yok ki. O mektuplara bakıp sadece, “Namuslu adammışsın. Tamam bize de karşısınız ama bütün istihbarat örgütlerine de tutum almışsınız” diyorlardı. Partinin arşivinin hepsi Türkiye’deydi. Ben, yakalanmadan önce 5 sene Türkiye’de kaldım. 5 sene sürekli benim yazdıklarım oraya gidiyordu. Mektuplarım, önerilerim, görüşlerim gidiyordu. Yazmak zorundaydım. Orada politika, diplomasi yapıyorlardı. Ben de görüşlerimi, önerilerimi onlara yazıyordum. Önerilerimde de sürekli olarak, “İstihbarat örgütlerinden uzak durun, hiç bir şekilde ilişkiye girmeyin, girdiğinizi sezdiğiniz arkadaşları da partiden atın” diyordum. Buna KGB dahil kim olursa olsun hepsi dahildi.

-Rusların o bölgede etkisi neydi?

-Rusların etkisi, egemenliği Orta Doğu bölgesinde çok etkiliydi. Zaten ben Türkiye’de iken Sovyetler Birliği’ne çok eleştirel yaklaşıyordum. “Leninist Yol” diye bir kitap yazmıştım. Çok eleştirel bir yaklaşımım vardı. “Oportunist” dediğimiz, “gericileşti” dediğimiz yerler vardı. Filistinliler en zor günleri o günler yaşıyorlardı. İsrail uçakları gelip bombalıyor onları. Nereye gitsen bir Sovyet silahı. Nereye gitsen Sovyet konservesi, Sovyet ayakkabısı, Sovyet elbisesi bilmem nesi. Filistinlileri onlar yaşatıyordu açıkçası. Bu etkili oluyordu üzerimizde. Ondan sonra eleştirel yaklaşımın sertliğini biraz daha düşürdük. Daha olumlu yaklaştık. Fakat, hiç bir zaman için bir komünist parti olarak görmediler bizi. “Bizim TKP’miz var. Bunun dışındakilere ihtiyacımız yok. İlişkide kurmayız” dediler ve bizimle ilişki kurmadılar. İlişkiye girmediler.

-Yakalandığınızda size karşı sorgulama yapanların tavrı nasıldı?

-Yakalandığım ya da ertesi gündü. MİT’den birisi geldi. Çözdürttü gözümü. “Ben MİT’ten geldim” dedi. Biz, bazı konuları seninle tartışmak istiyoruz. Kabul edersen seni bir süre MİT’de misafir edeceğiz. Etmiyorsan burada kalacaksın” dedi.  Nedir konuşmak istediğin konular?” dedim. “Bölge sorunları. Sovyetler Birliği çöktü. Bundan sonra ne olur, nasıl bir gelişme olur.  Kürt sorununu nasıl görüyorsun, sen olsan bu sorunu nasıl çözersin, Türkiye’nin siyasi durumunu nasıl görüyorsun” dedi. “Tartışırım bunları. Herkesle tartışırım bunları” dedim. Beni aldı götürdüler. Giderken gözümüde çok sıkı bağladılar.  Nereye götürdüklerini bilmiyorum. Arabayla dolaştırıp yine aynı yere getirmişde olabilirler. Gayrettepe çok büyük bir yer çünkü. Ama gittiğim yer farklıydı biraz daha. Orada gözümü açtılar “Hoş geldin” dediler. Adam gibi davrandılar. Hakaret etmediler. Ve gerçektende bu konuları tartıştılar. 5 gün sürdü. Ondan sonra yine Gayrettepe’ye geri götürdüler. Oradan da bir gün askeri istihbarat götürdü. Onlar da bu tip şeyleri tartıştılar konuştular benimle. Zaten bana kim var, kim yok diye soracak değillerdiki. Arşivin hepsi yakalanmış. Merkez Komitesi’nin hepsi orada. Yakalanmış. Sorupta elde edeceği bir şey kalmamışki. Herşey ellerinde. Ayrıca sorguda yapmadılar. Poliste 1 gün kaldım. Onda da, “Gün doldu ifadeni alacağız” dediler. Hergün bir yere götürüyorlar. Ben gitmiyorum ki. Sanki arabaya binip kendim mi gidiyorum. Gelip götürüyorlar. İfademi son güne sıkıştırdılar. Benim ifademde bir şey yoktu. Mücadele tarihini anlatıyorum. İfadeyi yazan adam, “Git kendi tarihini kendin yaz. Ben yazmıyorum” dedi. Bıraktı ifade almayı. Şef geldi ondan sonra. “Yahu Teslim sorulacak başka şeyler de var. Ama sen mücadele tarihini anlatıyorsun” dedi. “Başka şey yok ki” dedim.

-Emniyet’te, MİT’te ve diğer yerlerdeki sorguların nasıl alındı?

-Valla MİT’inki iyiydi. Siyasi Şube’dekilerin fazla değildi. MİT’de bazıları Marksizmi ezbere biliyor. Şu kitabından, bu kitabından alıntılar yapıyor. Bir de özel yetiştirmişler onları. Kürt sorununu iyi bilenler var. MİT’de gerçekten bazı konularda uzmanlaşmış kişilerle karşılaştım. Uzman kişiler. Dünya konjönktörünüde iyi biliyorlardı. Yanılmıyorsam Dışişleri Bakanlığı’ndaki MİT görevlileri gelmişlerdi benim sorguma. Her yerde var onların adamı. Dünya konjönktörünü tartışırken çok iyi bilgililer. İyi tartışıyorlardı. Yetiştirmişler kendilerini. O eski kuru kabadayılık falan yapmıyorlar. Daha bilinçli yaklaşıyorlar. Daha kibar davranıyorlar. Zaten yapılacak başka şeyde yok.

-Merkez komitesinin tümünün yakalanması nasıl oldu?

-Takip sonucu olmuş. İhbar değil. Bizim arkadaşlardan birini takip etmişler. Nişanlısı ile telefon konuşması yaparken MİT ya da siyasi polis yakalamış. Yakalanan şahıs üzerinden her tarafa ulaşılmış. Benim kaldığım evi öğrenmişler. Murat’ın kaldığı evi öğrenmişler. Ve onunla görüşen kim varsa oraya gitmişler. Bulmak kolaylaşıyor ondan sonra. Bir kişi yakalanınca gerisi kolay. Beni yakalayınca, “Ben, Türkiye’ye yeni geldim. İki gün oldu. Yer bilmiyorum, kimseyi bilmiyorum” gibi şeyler söyledim. Baktım kızım Sedanur’u getirmişler. Beş yıldır Türkiye’deydim. Eşimi ve evimi de getirmiştim.  Baktım herkes orada. Merkez Komite’nin hepsi orada. Hatta polisler espri yaptılar. “Burada toplantı yapabilirsiniz” dediler. Ben, Emniyet’te de söyledim. “Biz eğer illegalitenin devamına karar verseydik siz beni asla yakalayamazdınız. Biz illegaliteyi aştık” demiştik. Kuruçeşme’de yapılan toplantıları esas biz başlatmıştık. Legaliyeteye çıkma sürecini orada başlattık. Legal parti, legal örgüt o toplantılarda tartışıldı. Tartışmalar epey sürdü. Tartışmaların öncülüğünü biz yapmıştık. Tartışmalarda bizim hareket adına yapılan konuşmaların tezlerinin hepsini ben yazmıştım. Yani, biz kendi kafamızda ve kendi içimizde illegaliteyi bitirmiştik. İllegal örgütlenmenin sürmeyeceğini anladığımız için bitirmiştik. Ben kendi payıma çoktan bitirmiştim. Tartışma sürecinde iyice açığa çıkartmıştım. Örneğin gidiyordum kahvehanede oturuyordum. Kahvehanede görüşmeler yapıyordum. İşçi komiteleri toplantılarına gidiyordum. Gençliğin toplantıları oluyordu onlara katılıyordum. Legalleşmiştim artık.

-İllegaliteyi kendi kafamda bitirmiştim diyorsunuz. Bunun nedenlerini açıklar mısınız?

-1987’de tez hazırlamaya başladım. 93 sayfalık bir tez hazırladım. O tez de hareket nokta şuydu: TKEP’i 1.000 üyeyle kurduk. 1.000 üyeyi temsil eden delege gelmişti. Süreç içinde bu sayı giderek azaldı. Şimdi bir parti kuruyorsun. Büyüyeceğine küçülüyorsun. Oturup bunun muhasebesini yapmamak biraz da aptallık olur bence. Bu benim kişisel görüşüm. Herkes için söylemiyorum aynı şeyi. Ben kendi adıma söylüyorum. Ben bunun muhasebesini yaptım. Büyümüyoruz küçülüyoruz. Niye küçülüyoruz. Şimdi dünya anlayışını gözden geçirmek gerekiyor, ideolojimizi gözden geçirmek gerikiyor, örgüt anlayışımızı gözen geçirmek gerekiyor. Ve bütün bunlara baktımız zaman 1987’de ben şu sonuca varmıştım ve partiye bir tez olarak sunmuştum: İllegalite bitmiştir artık. İllegalite toplumsal muhalefeti organize etmek, öyle bir organizasyonla sistem karşısına çıkmak için elverişli bir alan değildir artık. Onun için bir alan değişikliği şarttır. Tabii bu tezimi parti içinde de tartışıyordum. Bir: alan değiştirmek gerekiyor. İki: ideolojiyi değiştirmek gerekiyor, üç: politika yapma tarzını değiştirmek gerekiyor, dört: gerçekten örgütlenmede yeni bir model yaratmak gerekiyor. Bu modelle olmaz. Bunlar tarihte kaldı. Yürümüyor bunlarla, diyordum. 1989’da Merkez Komite üyeliğinden ve genel sekreterlikten istifa ettim. Böyle bir partinin programını, tüzüğünü savunmuyorum. İki yüzlülük yapılamaz. Böyle bir partiye sekreterlik yapmam, dedim. İstifa dilekçemi verdim. Bir söz söylediler geri aldım istifa dilekçemi. “Sen bizi terkediyorsun. Bizi ortada bıraktın” dediler. “O zaman devam ediyorum. Ama bilesiniz ben bu tüzüğü savunmuyorum, ben bu programı savunmuyorum, bu partiyi savunmuyorum. Bunların hiç birisine olur vermiyorum. Ama sizin için kalıyorum” dedim.  “Bir işi gönüllü yapmazsan ya karın ağrıtır ya baş” derler ya. Öyle yani. Gönüllü olmadığım bir şey yapıyorum. Doğruluğuna inanmadığım bir şey yapıyorsun. Bu do çok zor. Onun için kendimizi dağıttık. Aleni ortada idim. Çıkıyorum sokaklarda dolaşıyorum. Gidiyorum çarşıda dolaşıyorum. Pazara gidiyorum. Eşim buna güle güle bayılıyor. Birisi, “Teslim Töre beş kilo domates almış, beş kilo patates almış, ıspanağını pazardan almış eve gidiyor, derse kimse inanmaz. Kimseyi inandıramazsın” diyordu. Ben öyle yapıyordum. Pazar kurulmuş. Gidip pazardan domates, biber, salatalık alıp eve geliyordum. Artık illegaliteyi takmıyordum. Öyle bir noktaya gelmiştim. Bitirmişim kendi içimde.

-Sizin için çok zor olmuştur.

-Tabii. Yılların emeği. Yılların birikimi. Bir sürü kişi seni kınıyor. “Yahu senin gibi parti sekreteri kalkar bu partiyi eleştirir ve böyle şeyler yapmaya kalkar mı?” diyorlardı. Ama kardeşim yanlış yapılıyor. Babamın evi, babamın işi değil ki parti. İnsanları bağlıyorsun. Üstelik bağlamanın da ötesinde insanlar ölüme gidiyorlar. Geleceği riske giriyor. Bu sorumluluğu üstlenmek kolay değil. O arada yakalandık. Polis ilk önce öğünmek istedi, “Yok. Biz bunu bitirmiştik. Yoksa siz beni asla yakalayamazdınız” dedim. Icığını-cıcığını biliyorduk illegalitenin.                                 

 

Turhan Feyizoğlu – Teslim Töre söyleşisi” için bir yorum

  1. Yukarıda yayınlanan söyleşide benimle ilgili olarak şunlar söylenmektedir:”ben sınıra gelirken Mümbüş’te El-Fetih’in bürosunda El-Fetih’in bürosunda Ersen Olgaç ile karşılaştım. Ben daha öğrenmemiştim Kızıldere olayını. Ersen Olgaç ile hal hatır sorduk, konuştuk. “Sen daha duymadın mı?” dedi. Başladı Mahir Çayan’a küfretmeye. Mahir’e çok ağır küfürler etti. Ben, “Küfür etme, adam gibi ol. Ne oldu?” dedim. “Hepsini öldürdüler Kızıldere’de. Sen bilmiyor musun?” dedi. Radyoyu açtık. Haberleri dinledik. O zaman anlattım Ersen Olgaç’a. “Ben onları almak için sınıra gidiyordum. Bu konuda organizasyon yapmıştık. Biz, onları alacaktık. Bu tarafa getirecektik. Ama öyle olmuş. Yetişemedik. Fakat biz devam edeceğiz” dedim. Neyse, daha sonra Ersen Olgaç ile görüştük mü görüşmedik mi hatırlamıyorum ama, “Mahir’e, devrimci insanlara sövüyorsun. Bırakmışsın mücadeleyi. Sen burada bir şeyler geveliyorsun. Bu terbiyesizliktir. Seninle bir daha görüşmek istemiyorum” gibi şeyler söyledim. Kızdım ve bir dahada onunla ilişkimiz olmadı.” Maalesef benimle ilgili bu yazılanlar gerçek değildir. Ben, Kızıldere olduğunda kaçak olarak Türkiyedeydim. Ancak on gün kadar sonra Antep’den Bektaş Avşar’la birlikte Suriye’ye geçtik ve söz konusu olan yere hiç uğramadık ve doğru Halep’e gittik. Daha sonra 1974 yılının Mayıs ayında yeniden Türkiye’ye gitmeye karar verdiğimde, Teslim Töre Şam’da bana tek başıma gitmemin çok riskli olacağını söyleyerek birlikte gitmemizi önerdi. O sırada Şam’da bulunan Ergun Adaklı, Ergun Aydınoğlu ve Mustafa Cengiz buna tanıktır. Ben de kabul ettim ve beraber Kobani yakınlarındaki bir Kürt köyünde bir hafta kadar kaldık. Sınırı geçtikten sonra Ceylanpınarı’nda öpüşerek ayrıldık. 1971-74 arasındaki dönemde kendisiyle çok sık görüşürdük. Şimdilik bu kısa açıklamayı yapmak zorunda kaldım. Ayrıntılarını zaten yazıyorum.

Ziyaretçilerimiz, yaptığı yorumlardan kendileri sorumludurlar.

%d blogcu bunu beğendi: