Turhan Feyizoğlu: “Yerli Malı Kullanma Haftası”

 

Turhan  FEYİZOĞLU: “Yerli Malı Kullanma Haftası”

MK dergisi- Nisan 1998, sayı: 15

1968’den 2000’e tam otuz iki sene. Meksika’dan Kore’ye kadar tüm dünyayı sarsan gençlik isyanlarının otuzuncu yıldönümü. ‘Tarih ve zaman, herkesin anısında acısı, tatlısı, mutluluğu, mutsuzluğu, hüznü, umudu ve binbir duygusuyla farklı çağrışımlara yolaçar.

Gençlik için, 1968, herşeyi ifade eder. 1968, gençlik için, toplum adına köklü değişimler için başkaldırı, kurulu düzene maydan okumadır.

Her başkaldırı, isyan ve meydan okumayı ortaya çıkartan nedenler vardır. Tarih, süreklilik arzeder. Bugünkü olayların kökenini geçmişte yaşanan toplumsal olaylarda aramak gereklidir. Türkiye, bugün, geçmişte yaşanan ve uygulanan ekonomik uygulamanın izlerini taşımaktadır.

Onyedinci yüzyıldan itibaren Osmanlı devlet sistemi dünyanın geçirdiği büyük değişimlere ayak uyduramadığı için başta ekonomik kurumlar olmak üzere toplumun bütün kurumlarında gerileme, bozulma ve çözülme başlar. Bu gidişi durdurmak amacıyla, batılı emperyalist güçlerin egemenliği ve isteği doğrultusunda bir dizi tedbir alınır. Alınan bu tedbirler onyıllarca devam eder ama sorunlar çözüleceğine giderek ağırlaşır.

yerli malı haftası 1968 ile ilgili görsel sonucu

İttihat ve Terakki döneminde, “milli iktisat” gündeme gelir. İttihat Terakki Cemiyeti Murahhası Kemal Bey’in girişimiyle, “Heyet-i Mahsusa-ı Ticariye” kurulur. Fakat kapitülasyonlar, yabancı sermayenin sömürü ve egemenliği, ayrıca, I. Dünya Savaşı’nın sonuçları, Osmanlı İmparatorluğu’nun dağılması, yıkılması ve batmasına yolaçtı.

Türkiye Cumhuriyeti devleti kurulduktan sonra 1923 ve 1929 yıllarında dünyada yaşanan büyük ekonomik buhranların etkisiyle sarsıntıya uğradı. Ekonominin düzelmesi için bir dizi önlemin yanısıra, toplumun yerli ürünlerin tüketimine yönelmesini sağlamak icin çeşitli sergiler düzenlenir. Toplumda tasarruf alışkanlığı yaratmayı ve yerli ürünlerin tüketilmesini sağlamayı amaçlayan “Milli İktisat Cemiyeti” ile “Tasarruf Cemiyeti” gibi cemiyetler kurulur. Eğitim aracılığı ile genç kuşaklarda tasarruf bilinci oluşturmak ve yerli ürünlerin tüketilmesini özendirmek için etkinlikler düzenlenir.

Bu etkinliklerden bir tanesi de, “Yerli Malı Kullanma Haftası”dır. İlkokul’da öğrenci olduğum dönemler, bu haftalara ben de katıldım. Yerli malı derken, bizler, bölgemizde yetişen meyveleri anlar ve o günler, okula o meyveleri getirerek yerdik.

“Yerli Malı Kullanma Haftası”nın kutlanmaya başladığı yıllarda o dönemin en büyük öğrenci örgütü olan Milli Türk Talebe Birliği (MTTB), bu konuda, ilk etkinliğini 1929 yılında yapmıştır.

Ä°lgili resim

MTTB, 3 Nisan 1929’da İstanbul Üniversitesi konferans salonunda bu konuda bir toplantı yapar. MTTB Başkanı, yaptığı konuşmada, yerli malı kullanmanın faydalarını anlattıktan sonra, “Sizi ahd-ü peymane davet ediyorum ve bundan böyle her ihtiyacımızı memleket eşyası ile tatmin etmenize yemin etmenizi istiyorum” der. Dinleyiciler, yemin ederek konuşmayı coşkunlukla alkışlar.

Öğretim görevlilerinden Dr. Nizamettin Ali Bey de, “Türk’ü zaferden zafere koşturan büyük dahi başta oldukça, iktisat yolunda da zafer, yine Türk’ün olacaktır” der.

“Yerli Malı Kullanma Haftası” 1930 yılından itibaren her yıl Aralık ayı içerisinde düzenli olarak yapılmaya başlanır. 

 Özellikle ilk ve orta öğretim kurumlarında bir hafta boyunca etkinlikler düzenlenir. Düzenlenen etkinliklerde genellikle ilk gün sınıf öğretmeni, haftanın kutlanmasının gereği ve amaçlarını anlatır. Hafta boyunca müsamereler düzenlenir, geçit törenleri yapılır, okul dershane ve koridorlarına tasarruf düşüncesini ve yerli malı kullanımını vurgulayan afiş, slogan ve yazılar asılır, öğrenciler arasında şiir ve kompozisyon yarışması düzenlenir. Öğretmenler, örnek olsun diye giydikleri elbiseler ile yedikleri yiyecekler ona göre seçer ve öğrencilere gösterir.

28 Aralık 1933 Perşembe günü, Yerli Malları Kullanma Haftası dolayısıyla İstanbul Üniversitesi öğrencileri, bir konferans ve miting yapar.

MTTB Başkanı Zeki Bey, yaptığı konuşmada, şunları söyler: “Biz ancak Türk alnından akan tere para vereceğiz. Yalnız yerli malı işinde değil, her işte yerli olacağız. Biz ecnebi misafirleri severiz ve mazur görürüz. Fakat burada Türk vatandaşı olmalarına rağmen, hala müesseselerinin ismini Türkçeleştirmeyen, hala müşterilerini Türkçeden gayri dillerle karşılayanlar vardır. Burada doğan, burada büyüyen, hayatını bu yurtta kazanan bu efendilerden, Türk harsına hürmet istemek hakkımızdır.”

Öğrencilerden Bedri Hakkı da şu konuşmayı yapar, “Büyük iktisat savaşı içindeyiz. Bu en büyük savaştır. Bu savaşa Çanakkale’de, topa, ataşe, göğüs gerenlerin heyecan ve imanıyla devam edelim.”  

1935 yılında bu konuda düzenlen bir şiir yarışmasında dereceye giren Ankara İsmet Paşa Kız Enstitüsü Muallim Kısmı öğrencilerinden Serap Aldora isimli genç kızın şiirinin bir dörtlüğü şöyledir:

“Yaban mal ile insan şık olup yükselemez,

Yaban malı alana asla bir Türk denemez,

Türklerin vazifesi yerli malı almaktır,

Onu sevinçle giyip hep sevinçle satmaktır.”

Ä°lgili resim

1961-1971 dönemine geldiğimizde, yerli malı haftalarının içeriği değişir. Örneğin 11-19 Aralık 1964 günleri düzenlenen “Yerli Malı Tutum Haftası” için dönemin en etkili dergilerinden olan YÖN Dergisi’nin 25 Aralık 1964 tarihli sayısında, Prof. Mümtaz Soysal’ın, “Gençliğe Çağrı” başlıklı yazısında Soysal, özetle şu değerlendirmeyi yapmakta ve gençliğe şu çağrıyı yapmaktadır:

“Yabancı sermaye öz kaynaklarımızı sömürmekte ve milli sanayiin gelişmesini engellemektedir. Hükümetler, duruma seyircidir. Aksine, Amerikan birası uğruna yerli bira, Coca-Cola uğruna Türk meyva suyu feda edilmekte, Tariş’in Tarin’i dev Ünilever’in piyasayı tutmuş Vita’sı ile cenkleşmek zorunda bırakılmaktadır. Petrol Ofis, Türkiye’de petrol ticaretinin yüzde 75’ini elinde tutan yabancı şirketlerin ezici rekabeti karşısında gerilemektedir. Türkiye’de gerçek bir otomobil ve kamyon sanayiinin kurulması, memleketimizi istila eden yabancı montaj ve ambalaj tesisleri dolayısıyla, milli sanayi doğmadan öldürülmektedir.

Karşımızda devletleriyle, sanayicisi, tüccarı, avukatı, profesörü ve yazarıyla dev bir menfaat şebekesi vardır ve menfaat şebekesine kimse dur dememektedir. Gençlik, diyecektir. Yabancı petrole, Coca-Cola’ya, Sana ve Vita’ya, Schlitz birasına, bütün asil davaların menfaatsiz savunuculuğunu yapan gençlik hayır diyecektir.

Atatürk gençliği, bugün tek başına da kalsa, kendi öz petrolümüzü almak, kendi meyve suyumuzu, kendi biramızı kullanmak için Atatürk devrinde olduğu gibi geniş bir kampanya açmalı, yabancı mal salgınına karşı kamu oyunu uyarmalıdır. Gençlik, yabancı petrol ve yabancı mal kullanmayı milli bir ayıp haline getirmelidir.

Gençliğin yerli malı kampanyası, milli bir uyanışın başlangıcı olacaktır. Bilmeliyiz ki, bir milli uyanış devresine girmedikçe, ne üniversite reformunu, ne de herhangi bir davayı başarabiliriz. Davalarımız bir bütündür ve bütün meselelerimiz, milli bir uyanışın verdiği güç ve imanla çözülecektir. Gençlik, aksiyona.”

 Soysal’ın yazısında belirttiği konularda bir dizi eylem yapılır. Bu konuda yapılan ilk eylem, İstanbul Teknik Üniversitesi Talebe Birliği (İTÜTB) tarafından, 13 Ocak 1965 günü,  yapılan, “Milli Petrol Kampanyası” dır. İTÜ Taşkışla Binası kantininde Amerikan gazozu satışı yasaklanır. Ekonomik sorunlarla ilgili bu dönem daha bir çok önemli etkinlikler yapılır. Bunlar ayrı bir yazının konusudur.

Yazımızın konusuna dönersek. Kısa adı Dev-Genç olan Türkiye Devrimci Gençlik Federasyonu (TDGF), 1-10 Aralık 1969 tarihleri arasında “Yerli Malı Haftası” düzenler. Yerli Malı Haftası nedeniyle TDGF’nun 1 Aralık 1969 günü yayınladığı bildiri aynen şöyledir:

“Emperyalizme Karşı Yerli Malı Haftası,

Mustafa Kemal’in Milli Kurtuluşçu döneminden kalan, fakat sonra yozlaştırılarak göstermelik bir hale getirilen Yerli Malı Haftası, devrimci gençlik tarafından tekrar ele alınmıştır. Halkımızın, emperyalizm ve işbirlikçilerine karşı mücadelede bilinçlenmesine yarar sağlayacak, milli bilincin gelişmesinde katkıları olacak bir biçimde yürütülen bu hafta ile ilgili olarak TDGF ve diğer devrimci gençlik örgütleri çalışmaya başlamışlardır.

Emperyalizme karşı verdiğimiz I. kurtuluş savaşında, emperyalizmin siyasi, iktisadi ve askeri hakimiyetine tüm Türkiye halkı olarak son verdik. Ancak tam bağımsızlığı elde etmek ve devamlı muhafaza etmek için askeri zaferleri iktisadi zaferlerle perçinlemek gerekiyordu. Kapitalizmin son aşaması olan emperyalizme karşı direnmek ve tekrar hakimiyetine girmemek için de ülkemizdeki bütün üretim güçlerini ve üretim kaynaklarını alabildiğine seferber etmek ve hızlı bir kalkınma seferberliğine girmek, yabancı malına muhtaç olmamak gerekiyordu.

İşte bunun içindir ki tam bağımsızlığı elde etmenin ve sürdürmenin temel şartının askeri zaferleri askeri zaferleri iktisadi zaferlerle perçinlemek gerçeğini halka mal etmek ve halkı da bu yönde seferber etmek amacıyla yılda bir hafta YERLİ MALLAR HAFTASI olarak ilan edilmiştir. Bu haftadan maksat halkımızın dikkatini emperyalizmin sömürü tehdidine çekmek ve bu yönde uyanık olmasını sağlamak içindir.

Ancak emperyalizme karşı kurtuluş savaşlarını sonuna kadar götürebilecek, ülkenin bütün üretim güçlerini ve kaynaklarını alabildiğine, en verimli bir şekilde serferber edebilecek tek sınıf olan şehir ve köy proleteryası (işçi sınıfı) ve onun doğal müttefiki köylüler, birinci milli kurtuluş savaşımıza teşkilatlı bir şekilde damgasını vuramamıştır. Kutuluş savaşının örgütlü olarak önderliğini yapan asker-sivil aydın kadronun sınıf olarak fodal beylere, toprak ağalarına ve eşraf tabakasına dayanmış olmaları, savaşın sonunda iktisadi zaferler gerçekleştirecek bir faaliyete girmeyi ve üretim güçleriyle kaynaklarını alabildiğine ve en verimli bir şekilde seferber etmeyi mümkün kılmamıştır. Milli sanayi kuracak güçte ve sayıda yerli sermayedarların (kapitalistlerin) olmayışı ve çelik gibi disiplinli bir parti önderliğinde işçi sınıfının da bu sürede ortaya çıkmayışı birinci kurtuluş savaşı sonunda kazanılan askeri zaferleri perçinleyecek iktisadi zaferlerin kazanılmasını mümkün kılmamıştır. Süngüyle söküp attığımız emperyalistler sonunda yurdumuza tekrar gelmiş; siyasi, iktisadi ve askeri alanda hakimiyetini kurmuş ve tam bağımsızlık kazanılamadan elden gitmiştir.

İşte bu andan itibarendir ki artık yerli mallar haftası fındık, fıstık haftası haline gelmiş ve senede sadece bir kaç gün, o da ilkokullarda fındık, fıstık, vs. yiyerek kutlanır hale gelmiştir.

Bu hale gelmiştir, çünkü: Amerikan emperyalizmi ve yerli ortaklarıyla toprak ağalarının üçlü ittifakı bugün ülkenin üretim güçlerini ve kaynaklarını tamamen Türkiye halkının aleyhine ve kendi lehlerine bir şekilde sömürmektedir.

Şöyle ki:

1- Bütün madenlerimiz Amerikan emperyalistleri ve diğer yabancılar tarafından işletilmekte ve Etibank’ın ve Maden Tetkik Arama’nın faaliyet alaları gittikçe daraltılmaktadır.

2- Bütün petrol yatakları ve sahaları Amerikan ve diğer yabancı şirketler tarafından kapatılmakta, çarçur edilmekte ve Petrol Ofisi ile TPAO’nin çalışmaları baltalanmaktadır.

3- Ağır sanayinin kurulmayışı sonucu bir türlü gelişemeyen milli sanayimiz, Amerikan ve diğer yabancı montajhanelerle devamlı baltalanmakta ve milli üretim güçlüklerine ve kaynaklarına dayanan bir yerli sanayi kurulamamaktadır.

4- Tamamen Türkiye Halkı’nın ve diğer dünya halklarının haklı savaşlarını yürütmek ve desteklemekle görevli olan ordumuzun bütün araç ve gereçlerini sağlamak zorunda olan milli harp sanayimiz NATO, CENTO ve Amerikalılarla olan ikili anlaşmalar yolu ile devamlı baltalanmaktadır.

5- Halkımızı hasta yatağında soyup soğana çeviren ve çoğunda tedavi edici bir özellik bulunmayan, kökü dışarıda ilaç firmalarının yaptıkları ilaçların ve fiyatlarının durumu ise herkesçe bilinmektedir.

6- Bütün bunlara ilaveten yabancı sermayenin hakimiyetini perçinlemek ve yerli sanayiyi kurma çabalarını tamamen ortadan kaldırmak üzere son olarak Ortak Pazar oyunu oynanmaktadır.

O halde bugün yapılması gereken şey, bu haftayı tekrar canlandırmaktır. Daha önce emperyalizme karşı uyanık olmayı sağlamak amacını taşıyan bu haftayı, bundan böyle emperyalizmle savaşmak için bir araç olarak kullanmalıyız. Bu hafta içinde bütün öğretmenler, öğrencilerine yabancı şirketlerin yurdumuzu nasıl soyup soğana çevirdiğini, yurdumuzun bağımsızlığı ile nasıl oynandığını anlatmalıdır. Bütün yurtseverler yabancı şirketleri, yabancı malları ve reklamlarını gördükçe emperyalizme karşı II. bir milli kurtuluş savaşı vermenin gereğini kavramalı ve Amerikan emperyalizmi ile yerli ortaklarına karşı mücadeleye hız vermelidir.

Kahrolsun Yer Altı ve Yer Üstü Kaynaklarımızı Çar-Çur Eden Yabancı Maden Şirketleri!, Kahrolsun Petrol Sahalarını Kapatan Yabancı Petrol Şirketleri!, Kahrolsun Milli Sanayi Kurulmasını Önleyen Yabancı ve Yerli Montajcılar!, Kahrolsun Halkımızı Hasta Yatağında Sömüren İlaç Firmaları!, Kahrolsun Yabancı Sermayenin Hakimiyetini Kılan ve Harp Sanayiimizi Ortadan Kaldıran NATO, CENTO ve İkili Anlaşmalar!, Kahrolsun Yabancı Sermayenin Silahlı Bekçiliğini Yapan Amerikan Emperyalizmi ve Yerli Ortakları!, Yaşasın Amerikan Emperyalizmine ve Yerli Ortaklarına Karşı Savaşan Tüm Türkiye Halkı!.”   

Sömürünün “Yeni Dünya Düzeni” adı altında globalleştirildiği bir dönemde emperyalizm, kendine bağımlı ülkelerde varolan butün sosyal hakları ezip çiğneyerek sömürüsünü katmerleştirmeye devam etmektedir.

Türkiye’de de cumhuriyet rejiminin en temel ekonomik kurumları eski Başbakanlardan Tansu Çiller’in açıkladığı gibi, “Son sosyalist devlet de yıkıldı” anlayışıyla,  yok edilmeye çalışılmıştır.

Limanlar, demir-çelik, petrol, telefon gibi stratejik işletmeler başta olmak üzere Türkiye Cumhuriyeti devletinin yoktan varettiği  işletmeler özelleştirme adı altında bir kısım kişilere yok pahasına  satıldığı  gibi sağlık ve eğitim sistemi de paralı hale getirilmiştir. Oysa, sağlık ve eğitim bir devletin vatandaşlarına ücretsiz olarak sunması gereken en temel ve zorunlu hizmetlerdir.

Oysa, Mustafa Kemal Atatürk,  1 Mart 1922’de TBMM’nde yaptığı konuşma şunları söylüyordu:

“Türkiye’nin asıl sahibi, asıl efendisi, gerçek üretici olan köylüdür. Bundan dolayı köylü, refahı, mutluluğu ve zenginliği herkesten önce hak eder. O halde TBMM’nin ekonomi politikası, bu yüce hedefin gerçekleşmesine yönelik olmalıdır. Denebilir ki, arkadaşlar, şu andaki mutsuzluğumuzun ve yoksullluğumuzun tek nedeni, bu gerçeği gözönünde tutmamış olmamızdır. Yedi yüzyıldır kanını emdiğimiz, dünyanın her köşesine yolladığımız, kemikleri oralarda yabancı toprak altında çürüyen, çabalarını ve yiliklerini yedi yüz yıldır boşuna harcadığımız, fedakarlıklarını nankörlükle, arsızlıkla ve zorbalıkla karşıladığımız, bir uşak düzeyine indirmek istediğimiz bu soylu sahip karşısında bugün saygı ile eğilelim.”

Ä°lgili resim

Günümüzde durum nasıl?

Bir zamanlar, “tahıl ambarı” denilen Türkiye, bugün, yurt dışından buğday ithal eder duruma getirilmiştir. Nişantaşı gibi bazı semtlerdeki şarküterilere gidip bakın, ithal ekmek dahi satılmaktadır.  Keza, “hayvancılık” alanında bir zamanlar övünülen bir ülke durumunda olan  Türkiye, şimdi, et ve canlı hayvan ithal edilip, ucuz diye vatandaşa satılmaktadır. İthal edilen etlerin bir kısmı ise bozuk ve sağlıksız etlerdir.

 Günümüzde hiç bir ülke, kendisini dünyadan soyutlamasına olanak yoktur. Ülkeler birbirleriyle siyasi, kültürel, askeri, ekonomik, vs. anlaşmalara doğal olarak girer. Fakat, yapılan anlaşmalar, ülkenin genel çıkarlarına uygun olmalı ve ülkenin genel yararları korunmalıdır.

Mustafa Kemal Atatürk, 17 Şubat 1923’de başlayan İzmir İktisat Kongresinde yaptığı konuşmada, bu konuda özetle şunları söylemiştir:

“Askeri zaferlerimiz ne olursa olsun, ekonomi alanındaki zaferlerle tamanlanmadığı takdirde, sürekli olamazlar, parlaklığını ve önemini kısa zamanda yitirirler. Bundan dolayı, kesin sonuçlar alabilmek için… ülkenin ekonomik bağımsızlığını sağlamak üzere ekonomimizi geliştirmek ve güçlendirmek gereklidir.”

mustafa kemal ile ilgili görsel sonucu

“İktisat sahasında düşünürken ve konuşurken zannolunmasın ki biz yabancı sermayesine hasım bulunuyoruz. Hayır, bizim memleketimiz geniştir. Çok emek ve sermayeye ihtiyacımız vardır. Binaenaleyh kanunlarımıza uymak, saygı göstermek şartiyle yabancı sermayelerine lazım gelen teminatı vermeye her zaman hazırız ve şayanı arzudur ki, yabancı sermayesi bizim emeğimize ve serveti sabitemize katılsın (inzimam etsin). Bizim için ve onlar için faydalı neticeler versin; fakat eskisi gibi değil. Gerçekten mazide ve bilhassa Tanzimat devrinden sonra, yabancı sermayesi memlekette müstesna bir mevkie malik oldu. Ve ilmi manasiyle denilebilir ki, devlet ve hükümet yabancı sermayesinin jandarmalığından başka bir şey yapmamıştır. Artık her medeni devlet gibi, millet gibi, yeni Türkiye dahi buna muvafakat edemez. Burasını esir ülkesi yaptıramaz.” 

Özellikle 1980’den sonra, ekonomide liberalleşme adı altında, aklınıza gelen gelmeyen herşey ithal edilmekte ve yapılmaktadır. Atatürk, döneminde yapılan demiryollarına daha sonraki dönemlerde 1 kilometre bile eklenmemesine rağmen Türkiye’de otomobil üreten 7 tane fabrika vardır. Yok yok. Paranız varsa istediğiniz ithal malı satın alabilirsiniz.

Yapılan bir araştırmaya ve 1997 Kasım ayında yayınlanan bir habere göre ise, Türkiye’de 600 bin kişinin hayatı “rüya” gibiymiş.  Yaklaşık 60 milyon nüfusu olan Türkiye’nin diğer kesimi ise rüya yerine karabasan görüyordur .

1930 yılında ekonomik bunalım ve ülkenin gelişmesi için halkın, özveride bulunması amacıyla, “Yerli Malı Kullan” kampanyası başlatılmıştı. Bugün, yine ekonomik bunalım var ve o günkünden kat be kat ağır. Ve bu bunalımın bedelini yine “rüya gibi hayat” süren 600 bin kişinin dışındaki vatandaş ödeyecek.

1933 yılında yapılan “Yerli malı Haftası”nda bir konuşma yapan öğrencilerden Bedri Hakkı’nın dediği gibi, “Büyük iktisat savaşı içindeyiz. Bu en büyük savaştır. Bu savaşa Çanakkale’de, topa, ataşe, göğüs gerenlerin heyecan ve imanıyla devam edelim.”

Kendi sorunlarımıza sahip çıkmazsak, yoksullaşmaya devam ederiz.   

Ziyaretçilerimiz, yaptığı yorumlardan kendileri sorumludurlar.

%d blogcu bunu beğendi: